Fintek – Londra Innovate Finance Konferansı

Bankacılık, Sigortacılık, Ödeme Hizmetleri gibi alanlardaki yenilikçi teknoloji çözümlerini ve bu çözümleri üreten şirketleri sınıflandırmak için Fintek terimi kullanılıyor.  Finans sektörünün ekonomideki ağırlığı göz önüne alındığında, Fintek’in en gözde yatırım alanlarından biri olduğunu tahmin etmek zor değil. Finans sektöründeki köklü oyuncuların kullandığı teknolojinin tarihçesinin oldukça eski olması, bu alandaki yeniliklerin potansiyelini ve alana ilgiyi daha da artırıyor.

Geçtiğimiz hafta BKM (Bankalararası Kart Merkezi) Genel Müdürü Soner Canko’nun davetiyle katıldığım Innovate Finance konferansı, Fintek dünyasının gündemini yakından görmek için iyi bir fırsat oldu. Bu yazımda, konferanstan izlenimlerimi ve Fintek’teki sıcak konuları paylaşacağım.

Önce etkinliğin kendisinden başlayayım: İngilizler Fintek alanında dünya lideri olduklarını düşünüyorlar. Brexit sonrasına ilişkin endişeler, Fİntek gibi alanlardaki çalışmalara verilen önemi daha da artırmış. Etkinlik, Londra Finans sektörünün kalbi olan City’de, ortaçağlardan kalma gotik bir bina olan Guild Hall’da yapıldı ve açılışı City belediye başkanı yaptı. Meraklısına not: City, Londra belediyesinden ayrı; bu nedenle ayrı da bir başkanı var.

file-3

Konferansın yapıldığı Guild Hall

Finans sektörü, yeni yaklaşım ve çözümlerin getireceği devrimlere gebe. Sektörün geleneksel oyuncularının iş yapma biçimleri, yıllar önce kurulmuş teknoloji bazları, günümüz kullanıcısının ihtiyaç ve beklentilerini karşılamıyor. Geçmişin yükünü taşımayan yeni oyuncular, yenilikçi çözümleriyle pastadan gittikçe daha fazla pay alıyorlar. Avrupa Birliğinin 2018’de yürürlüğe girecek olan PSD2 direktifi ile bankalar hizmetlerini API’lar (programlama arayüzleri) aracılığıyla dış dünyaya açmak zorunda kalacaklar. Asıl kıyamet bundan sonra kopacak. Fintek şirkeleri, bankaların veri ve hizmetlerine ulaşarak bunları yeniden harmanlayıp kullanıcılara yeni biçimlerde ulaştırabilecek. Bankalar, Youtube, Facebook gibi şirketlerin taşıyıcısı konumuna düşen Telekom operatörlerinin kaderini paylaşmak üzere olduklarının farkındalar ve bu nedenle yeni Fintek girişimlerine büyük ilgi gösteriyorlar.

Geçen yıl konferansın yıldızı, Bitcoin’in altyapısını da oluşturan Blockchain teknolojisiymiş. Blockchain’i %100 güvenli ve güvenilir bir dağıtık veritabanı olarak düşünebilirsiniz. Bu yıl, blockchain teknolojisinin bazı uygulamalarının yavaş yavaş hayata geçtiğini görmek mümkündü. Uygulama örnekleri hala küçük, risksiz alanlarda. Teknoloji henüz büyük ölçekli uygulamaları kaldıracak olgunlukta değil.

Bu yıl ön plana çıkan tema ise Yapay Zekaydı. Güncel Yapay Zeka anlayışının temelinde büyük veri yer alıyor, finans sektöründe de büyük veriden bol bir şey yok. 🙂 Yapay Zekanın kullanım alanları, risk ve sahtekarlıkları saptamadan, davranışlarını inceleyerek müşteriyi daha iyi tanımaya ve böylece daha iyi hizmet vermeye, bugün insan eliyle yapılan çeşitli işlerin otomasyonuna kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Yapay Zeka alanında çalışan şirketlerin oturumlarına katılım talebi kapasitenin üzerindeydi.

Konferansta, bankaların iç sistemlerinin ve bankalar arası ödeme sistemlerinin yenilenmesine, güvenli sayısal kimliklere, bireyden bireye kredi uygulamalarına, yatırım ve varlık yönetimi uygulamalarına kadar pek çok farklı başlık ele alındı.

Konferansın son günü akşamında, BKM Genel Müdürü Soner Canko’nun BKM’nin son yıllarda gerçekleştirdiği yenilikleri anlattığı bir sunuma katıldım. Soner Bey’in anlattıkları, Türkiye’nin finans sektöründeki yenilikçi konumunu bir kez daha doğruladı ve dinleyiciler arasındaki tüm Türkleri gururlandırdı.

file-1

BKM Genel Müdürü Soner Canko’nun sunumu

Fintek, büyük ve genç nüfusa, sağlıklı ve rekabetçi bir finans sektörüne, uzun yıllardır faaliyetteki online bankacılık ve ödeme sistemleri yapısına sahip Türkiye için de büyük potansiyel vaat ediyor. Biz de İngiltere’nin yaptığı gibi bu alana sahip çıkmalı ve daha çok yatırım yapmalıyız.

Reklamlar

Türk Mühendislerine Gurur Verici Ödüller

eurocloud-odulleriGeçtiğimiz hafta Bükreş’te gerçekleşen EuroCloud ödül töreni, Türk mühendisliği için bir gurur tablosuydu. Avrupa’nın 28 ülkesinden yüzlerce bulut çözümünün farklı kategorilerde katıldığı bu yarışmadan biz İnnova olarak iki ödülle döndük. Yatay çözümlerde IoT platformumuz SkyWave IoT, dikey çözümlerde ise LegaCloud Hukuk Otomasyonu ile iki kategoride üç finalist arasına girmeyi başardık. Yapılan değerlendirmede LegaCloud Avrupa’nın en iyi dikey bulut çözümü ödülünü başka bir çözümle paylaşmaya layık görüldü. SkyWave IoT Platformu ise ilk üçte kaldı, az farkla birinciliği kaçırdı. (Sadece birinci açıklanıyor, ikinci ve üçüncü seçilmiyor.)

“İşe Etkisi En Yüksek Çözüm” kategorisinde Arçelik’in yedek parça yönetim çözümüyle birinci olması, Verifone Türkiye operasyonunun ise Bulut Dönüşüm kategorisinde finalistliği, beni İnnova’nın aldığı ödüller kadar mutlu etti.

Mühendisliğimizin dünya ile rekabet edecek seviyede olduğunu hep söyler dururuz. İspatını görmek gurur veriyor ve özgüvenimizi arttırıyor. Farklı yazılarımda dile getirdiğim gibi, bu mühendislik becerimizi ne yazık ki küresel ticari başarılara dönüştürmeyi – yine yazılarımda kendimce anlatmaya çalıştığım nedenlerden ötürü – henüz başaramıyoruz. Bulut bilişim gibi oyun alanını düzleştiren teknolojilerin de yardımıyla, ticari başarıyı yakalayacağımız günlerin çok uzakta olmadığına inanıyorum.

Türk şirketlerinin bu başarısının dikkat çekmek istediğim bir başka yönü var: Bizi yıllardır Birliklerine almayan Avrupalılar, Türkiye’den çıkan iyi işleri ödüllendirmekte tereddüt etmiyorlar. Her alanda işimizi iyi yapmaya odaklanırsak, hakem taraf tuttu, rüzgar ters taraftan esti gibi mazeretlere ihtiyacımız olmayacak; zaten muhtemelen Birliğe katılmaya filan da ihtiyacımız kalmayacak. 🙂

 

 

İki Kelimeyi Değiştirin, Hayatınız Değişsin

İddia benim değil, Stanford Profesör’ü Bernard Roth’un. Profesör Roth, bu aralar çok moda olan Design Thinking yaklaşımının öncülerinden.”The Achievement Habit” diye bir kitabı var.

Dilinizden atacağınız kelimeler “ama” ve “yapmalıyım.”

“Ama” yerine “ve” diyeceğiz, çünkü “ama”, zihinde sunî bir çelişki yaratıyor: “Spor yapmak istiyorum ama vaktim yok.” “Ve” dediğinizde ise, zihniniz cümlenin iki tarafını da nasıl gerçekleştirebilirim diye çalışmaya başlıyor: “Spor yapmak istiyorum ve vaktim yok” dediğinizde, artık bir imkansızlıktan söz etmiyorsunuz; bu ifade biçimi daha fazla vakit bulmaya odaklanmanızı sağlıyor.

İletişimde “ama” kullanılmaması gerektiğini uzun süre önce öğrenmiştim: “Çok iyi iş çıkardın, ama şurası eksik” dediğinizde, cümlenin “ama”dan sonra gelen olumsuz kısmı, olumlu kısmı ezip geçiyor. Demek ki insanın kendisi ile iletişiminde de “ama”yı silmek lazımmış.

“Yapmalıyım” yerine de “yapmak istiyorum” diyecekmişiz. O zaman, istemeye istemeye, dış faktörlerin zoruyla yaptığımız şeylerin aslında kendi isteklerimizden kaynaklandığını göreceğiz. “Egzersiz yapmalıyım” değil de, “Egzersiz yapmak istiyorum.” Böylece, egzersizin size sağlayacağı faydalar zihninizde ön plana çıkacak, motive olacaksınız.

Profesör Roth’un bir bildiği vardır mutlaka, söyledikleri de akla yakın geliyor. Bu tavsiyeleri denemeliyim, ama alışkanlıkları değiştirmek çok zor. 🙂

Beni Gururlandıran Bir Ödül

Bugün, beni çok gururlandıran ve mutlu eden bir ödül aldım: İTÜ ARI Teknokent, ilk kez verilen AR-GE Öncüleri Özel Ödülüne beni layık görmüş. Meslek hayatımın en anlamlı ödülü oldu. Sizlerle de paylaşmak istedim.

ARI Teknokent’e çok teşekkürler…

ödül

Hindistan Seyahatinden İzlenimler – 3: İnsanlar

Hindistan’da geçirdiğim kısa zamanda ve Hintlilerle daha önceki temaslarımda edindiğim birkaç izlenimi paylaşmak istiyorum. Öncelikle, her ülkede olduğu gibi, sosyal katmanlar arasında ciddi farklar olduğunu söyleyeyim. Hindistan’da binyıllardır süren kast sistemi sosyal katmanları katı bir biçimde birbirinden ayırmış olduğu ve en alt ve en üst arasındaki mesafe ekonomik ve sosyal açıdan çok büyük olduğu için, farklılıklar daha da abartılı. Bilişim şirketindeki üst düzey yönetici, bir dünya vatandaşı. En alt katmanın ise üzerinde yaşadığı kaldırım parçasından öte bir dünya görgüsü, bilgisi, eğitimi yok ne yazık ki.

Dinleri, Hintlilerin kimliğini derinden etkiliyor. Nüfusun %80’i Hindu, %15’i Müslüman. Aklınıza gelebilecek her türlü diğer din de daha düşük oranlarda mevcut. Bu yüzdeleri, nüfusun 1,3 milyar olduğunu aklınıza getirerek okuyun. %15 Müslüman, yaklaşık 200 milyon insan demek. Dünyanın en büyük üç Müslüman nüfusundan biri. %2.3 Hıristiyan nüfus, 30 milyon kişiye yakın.

IMG_2945.JPG

Hinduism, dünyanın belki en eski yaşayan dini. Bu kadar eski olmasından herhalde, içinde büyük çeşitlilik barındırıyor. Bana dinden çok mitolojiyi hatırlatıyor açıkçası. İnsan-hayvan karışımı tanrılar, putlara adaklar adanan avlulu tapınaklar. Hinduism, kaderciliği ve tevekkülü teşvik ediyor: Eğer en alt kasta aitsen ve sefalet içerisindeysen, önceki hayatında yaptıklarından dolayı bunu hak ettiğin içindir. Şimdiki hayatında iyi ol ki, bari bir sonraki hayatta kendini daha iyi bir yerde bul. Bu inanca sahipseniz, kast sistemini, fakirliğinizi, başkalarının daha iyi imkanlara sahip olmasını nasıl doğal karşılayacağınızı ve isyankar olmayacağınızı görmek kolay. Belki de bu yüzden, insanlar kaosa, sefalete yüzlerinde huzurlu ifadelerle katlanabiliyor.

FullSizeRender.jpg

Hindistan, bir arada yaşama meselesini çözmüş görünüyor. Farklı dinlerden, farklı sosyal durumlardan, muhtemelen farklı dillerden insanlar, aralarındaki fiziksel mesafe neredeyse sıfırken, denizdeki balıklar gibi bir arada yaşıyorlar. Tabii ki her şey toz pembe değil: Hindular, Müslümanlar, Sihler arasında geçmişte büyük çatışmalar yaşanmış, Pakistan-Hindistan kopuşuna kadar gitmiş. Ama koşullar göz önüne alındığında, farklılıkların bir arada yaşamasına iyi bir örnek.

FullSizeRender

Hintliler demokrasileriyle gurur duyuyor. Politik arenada da geçmişte çok şey yaşanmış: yolsuzluklar, otoriterlik, kayırmalar. Artık demokrasinin iyice yerleştiğini, artık buradan geri gidilmeyeceğini söylüyorlar. Ve Hintliler geleceğe umutla bakıyor. Belki mevcut yaşam koşulları dibe pek de uzak olmadığından, tek yön yukarı diye düşünüyorlar. Bu da, geçmişin daha güzel olduğu hissiyle yaşayan batılılardan çok farklı bir ruh hali.

 

Tabii küreselleşme ve ekonomik gelişim, bu geleneksel değerleri, kimlikleri dönüştürüyor. Aşağıdaki Economist makalesi, yeni kuşağın farklı bir değer kümesine sahip olduğundan söz ediyor.

We’re not gonna take it

Günlük hayata ilişkin iki gözlemle bu yazıyı bitiriyorum: Hindistan’da insanı hemen etkileyen unsurlardan biri renk. Doğa canlı, ama asıl insanlar renkli. Kadınlar sari denilen rengarek geleneksel kıyafetler içerisinde. Alınlarda renkli noktalar, kaldırımlarda çiçek satıcıları.

FullSizeRender-1

Hint yemekleri, eğer baharat severseniz, müthiş. Hindular arasında vejetaryenlik yaygın ve sebze yemekleri çok çeşitli. Bizim ev yemeklerimiz de sebze temelli, sulu yemekler olduğu için, çok yabancı değil, bana sorarsanız. Tabii baharatlar ve lezzetler farklı. Avrupa ve Hint mutfakları arasında bir çizgi çizerseniz, biz ortasında duruyoruz derim. Et seviyorsanız, merak etmeyin. Güzel kebaplar da var. Ama kırmızı et olarak danayı unutacaksanız, linç edilmek istemiyorsanız. 🙂 Bir de leziz ekmekler: Pide/bazlama arası; fırından sıcak servis ediliyor.

Bir sonraki yazımda, gittiğimiz şehirlerden söz edeceğim.

Bu serideki diğer yazılar:

Hindistan Seyahatinden İzlenimler – 1

Hindistan Seyahatinden İzlenimler – 2: Genel Bilgi ve İzlenimler

Hindistan Seyahatinden İzlenimler – 4: Şehirler

Hindistan Seyahatinden İzlenimler – 5: Bilişim Sektörü

Dünya Rekabetçilik Sıralaması: Neredeyiz, Ne Yapmalıyız?

World Economic Forum’un her sene yayınladığı Dünya Rekabetçilik Raporuna (World Competitiveness Report) ilişkin bilgim, basında yer alan sıralamalardan ibaretti.  Bu yıl ilk kez raporun kendisine göz atma fırsatım oldu.

Önce kötü haber: Muhtemelen duymuş olduğunuz gibi, sıralamada 45’den 51’e düşmüşüz. İlk sıralardaki ülkelerde sürpriz yok. Son birkaç yıldır İsviçre birinci. Ne yazık ki, bizden gerilerde “Aferin bize, bunları geçmişiz” diyebileceğimiz, kendimize rakip görebileceğimiz ülkeler yer almıyor.

Rapor sıralamadan ibaret değil. Sıralama, kapsamlı ve çok boyutlu bir çalışmanın son çıktısı. Ülkeler, altyapıdan eğitime, teknolojik hazırlık düzeyinden yenilikçiliğe, pazar büyüklüğüne kadar çok sayıda eksende değerlendirilip karşılaştırılıyorlar. Raporun asıl değeri de burada yatıyor.

12 farklı alanda toplam 100’ü aşkın ölçütteki genel durumumuz, Polonya, Romanya, Bulgaristan, Makedonya gibi “yükselen” Avrupa ülkeleri ile benzeşiyor. 1990’dan bu yana satın alma gücüne göre kişi başı milli gelirimizin seyri bu ülkelerle neredeyse birebir örtüşüyor. Kendimizi, daha doğrusu sıralamadaki yerimizi aştığımız alanlar sürpriz değil: Pazarımız daha büyük, altyapımız da biraz daha iyi. Ulaşım altyapımız, özellikle havayollarımız ileri. Pazarlarımız rekabete açık. Finansal hizmetler gelişmiş, ama finansmana ulaşmak zor. Ticaret hayatında çeşitlilik yüksek. Yenilikçilikte ise durum pek iç açıcı değil ne yazık ki.

İndex’i bir karne, moda deyişle “balanced scorecard” olarak görmek mümkün. Ekonomik gelişmişlik için karneyi düzeltmek lazım. Zayıf notlar ortada, ödevler belli. Şimdi çalışma zamanı.

 

Dokümanın linki aşağıda. Boyutu gözünüzü korkutmasın. Türkiye’ye ilişkin bilgiler 350 ve 351. sayfada. 

Global_Competitiveness_Report_2015-2016

Sağlamlıktan Ödün Vermeden Çevik Olmak

Hızlı değişim ve keskin rekabet, çeviklik kavramını şirketlerin gündeminde üst sıralara taşıdı. Şirketlerin uzun ömürlü olmaları, hatta hayatta kalmaları için çeviklik bir ön koşul.

Şirket küçükken çeviklik zor değil. Hızlı karar alma, kaynakları gelişmelere göre esnek olarak yönlendirme, organizasyonu dinamik olarak şekillendirme, küçük şirketlerin doğasında var. Ancak büyümeye başladıkça şirketi yönetilebilir kılmak için ihtiyaç duyulan organizasyon ve bürokrasi genellikle çevikliği azaltıyor. Şirket büyüdükçe bir taraftan sağlamlaşıyor, ama diğer taraftan çeviklik yerini atalete bırakıyor.

Çeviklik ve sağlamlık arasındaki bu ters orantı eşyanın tabiatında mı var? Çevik ve kırılgan ya da sağlam ve hantal olmak kaderimiz mi? Aşağıda linkini verdiğim McKinsey makalesi, doğru tasarımla sağlamlıktan ödün vermeden çevik olmanın mümkün olduğunu ortaya koyuyor ve yöntemleri açıklıyor.

smartphone analogy

Makale, sağlam ve çevik bir yapıya örnek olarak akıllı telefonları veriyor: Akıllı telefonun donanımı ve işletim sistemi, sağlam ve kararlı bir platform oluşturuyor. Bu omurganın üzerinde değişen ihtiyaçlara göre uygulamalar dinamik olarak yüklenip çalıştırılıyor, ihtiyaç ortadan kalktığında silinip atılıyor. Şirketlerde de iyi tasarlanmış organizasyon yapıları, yönetişim kuralları ve anahtar süreçler ile böylesine sağlam bir omurga kurmak ve bu omurganın etrafında dinamik ekipler oluşturarak sağlamlık ve çevikliği birlikte yaşatmak mümkün.

Makaleyi benimle paylaşan arkadaşım Melda Göğüş’e teşekkürlerimle.

Agility: It rhymes with stability