Yeni Teknolojileri Pazarda Hakim Kılan Koşullar

Bugün sizlerle BusinessWeek dergisinden bir yazı paylaşmak istiyorum.

BusinessWeek, çok uzun süredir her hafta takip ettiğim bir dergi.  İş dünyasında neler olup bittiğini bu kadar iyi kapsayan başka bir yayın bilmiyorum.  Teknolojiye çok yer veriyorlar, bu da benim işime geliyor.  Dergi, Bloomberg satın aldıktan sonra yorum yapmada da daha cesur olmaya başladı.  Ben alışkanlıkla esasen uluslararası dergiyi takip ediyorum, ama BusinessWeek Türkiye de çok başarılı.

Paylaştığım yazı, yeni bir teknolojinin pazarda hakim olabilmesi için üç koşulun birden yerine gelmesi gerektiğini söylüyor:

1. Alışkanlıkları değiştirmeye değecek kadar basit ve güvenilir olması

2. İlk pazarı oluşturabilmek için bol harcamalı, cesur, hatta sansasyonel bir lansman yapılması

3. Standartları oluşturacak, yetkilendirilmiş bir kurumun varlığı

Hayatımıza girmeyi başarmış teknolojilere baktığımızda, bu koşulların tümünün yerine gelmiş olduğunu görüyoruz.  Yazıda verilen iki örnek, kredi kartları ve barkod.  Buna interneti ve GSM telefonları eklemek de mümkün.  Aynı şekilde, mobil ödemenin neden hâlâ yaygınlaşamadığını da bu 3’lü test ile açıklayabiliyoruz.

3’lü testin, daha niş alanlardaki teknolojilerin yaygınlaşmasını tahmin etmekte de yararlı olacağını düşünüyorum.  Örneğin, yeni bir bankacılık kanalının, ya da belli bir endüstrideki yeni bir uygulamanın her yeri sarıp sarmayacağını, zamanının gelip gelmediğini anlamak için bu üç koşulun gerçekleşmesini izleyebiliriz.  Geleceği tahmin etmek gibi zor bir zanaatte bize yardımcı olabilecek bir araç…

How the Bar Code Took Over the World

Reklamlar

Podcast dinliyor musunuz?

Bana sorarsanız, Apple’ın medeniyete en büyük armağanlarından biri Podcast’ler.

Podcast’ler, eminim bildiğiniz gibi, iTunes mağazasından indirebildiğiniz programlar. Bunlar genel olarak dizi olarak yapılıyor. Abone oluyorsunuz, iTunes’a her bağlandığınızda yeni bölüm indiriliyor. Daha önce yüklenmiş bölümleri de istediğiniz zaman indirebiliyorsunuz. Şimdi bir de Podcast App var; podcast’in indirilmesini beklemeden de dinleyebiliyorsunuz.

Podcast’ler envai çeşit. Eğitim, haber, yorum, komedi, sohbet, müzik. Sadece ses veya video+ses olan podcast’ler var.

Podcast’leri keşfedeli yıllar oluyor. Yürüyüş ve spor yaparken, tek başıma uzunca mesafe araba kullanırken genellikle podcast dinliyorum. Benim neslim, radyoyla büyümüş bir nesil. Belki bunun etkisi, ama muhtemelen dinlediğim podcast’lerin gerçekten profesyonelce hazırlanmış olması, beni podcast bağımlısı yaptı. Video podcast’ler ile işim olmuyor; ona ayrıca zaman ayırmak lazım.

Podcast’lerin büyük çoğunluğu İngilizce, ama Türkçe podcast dağarcığı da her gün büyüyor, görebildiğim kadarıyla.

Size bazı tavsiyeler:

A History of the World in 100 Objects: British Museum’daki 100 nesneden hareketle, dünyanın tarihi. Müthiş bir anlatım. 100 bölümü de dinlemeden bırakamayacaksınız.

Dan Carlin’s Hardcore History: Tarihe meraklıysanız, en heyecanlı aksiyon kitabından daha sürükleyici.

In Our Time: BBC sunucusu Melvyn Bragg’in ustalıkla yönettiği oturumlar. Tarih ve bilim serileri var.

World History – David Kalivas

The Infinite Monkey Cage: İngilizler bilim ve komediyi birleştirmişler. Hem eğlenceli, hem eğitici, ama İngiliz aksanlarına aşina değilseniz, yarısını kaçırmanız işten bile değil.

The Critical Thinker: Düşünmeyi öğretiyor.

Freakenomics: Kitabı okuduysanız ve beğendiyseniz, Podcast de hoşunuza gidebilir. Ben bir kaç bölümden sonra sıkıldım, açıkcası.

History of Philosophy: Felsefeye meraklıysanız kaçırmayın, ama sıkılıp terketmemek için felsefeye gerçekten meraklı olmanız lazım.

The Big Ideas Podcast: Gerçekten enteresan konular işliyor. Galiba yeni bölümler yapmıyorlar artık.

The Ottoman History Podcast: Tarihe meraklı ve Türk’seniz, kaçmaz! Bazı bölümler tarihçi değilseniz biraz ağır, seçici davranın.

Ve kafanızı boşaltmak istiyorsanız: Cenk ve Erdem rakipsiz… 🙂

Beğendiğiniz podcast’ler varsa paylaşın lütfen.

 

Telefonlar Akıllı Olmasına Akıllı da, Bizi Aptal Ediyorlar.

Akıllı telefonların iş arkadaşlarımın ve benim hayatlarımızı karıştırdığına şahit oluyorum: Başka bir şey yaparken gelen mesajlar dikkati dağıtıyor, göz ucuyla okunan elektronik postalarda yer alanlar hemen unutuluyor, içerik doğru dürüst okunmadan ve anlaşılmadan verilen yarım yamalak cevaplar çözüm yerine sorun oluşturuyor. Planlamaya, düşünmeye zaman ayırmak yerine telefonun bitmeyen kıpırtısının cazibesine kapılınıyor.  Satış yöneticileri gibi sabit bir masa ve bilgisayardan ziyade mobil ortamda çalışanlarda bu eğilimler doğal olarak daha belirgin.

Ekteki makale, “akıllı telefonuna sahipseniz, akıllı telefonun size sahip olmadığından emin olun” diye bitiyor.  Buna tümüyle katılıyorum: Gerçekten, akıllı telefon ve tablet kullanımını belli amaçlarla sınırlı tutmak,  klavyesi olan bir cihazla, düşünüp taşınmak gerektiren işlerde belki de kağıt kalemle; her gün bir müddet oturup, konsantre olarak çalışmak, işleri planlamak, iletişim eksikliklerini gidermek gerektiğine inanıyorum.

Smartphones, Silly Users

Vizyon – Misyon

Tam olarak ne zaman çıktı bilmiyorum, ama en azından ben bildim bileli iş hayatında bir vizyon-misyon meselesi var.  Pek çok yönetim kavramı gibi, vizyon-misyon ikilisi de ne yazık ki bir klişeye dönüşmüş durumda.  Firmalar, danışmanların çalışmaları ya da ISO 9000 uyumu gibi projeler dayattığı için bir misyon-vizyon belirliyor, ama bu çoğu zaman yasak savmadan öteye geçmiyor.  Bir takım örneklere bakarak bir şeyler çiziktiriliyor; bazen de uzun çalışmalar, “dünyayı daha yaşanabilir bir yer yapmak” gibi pratikte pek de işe yaramayacak tanımlarla sonuçlanıyor.

Her şeye rağmen, “misyon-vizyon”un şirketi ve geleceğini hayal etmek için yararlı bir araç olduğuna inanıyorum.  Bence sorun, bu ikilinin neyi ifade ettiğinin ve nasıl oluşturulacağının çok iyi anlaşılmaması.

Misyon ve vizyonun bu güne kadar gördüğüm en iyi tanımını Ege Cansen’in 19.12.2012 tarihli Hürriyet gazetesindeki yazısında okudum.  Ege Cansen, çok beğenerek okuduğum, her yazısından yeni bir şey öğrendiğim bir köşe yazarı.  Ekonomiyi, iş hayatını, Türkiye’nin gerçeklerini çok iyi özümsediğine inanıyorum.   Ege Bey, misyon ve vizyonu şöyle tanımlıyor:

Misyon, stratejik plan yapan iktisadi birimin “ben müşterilerime ne vereceğim ki onlar benim ürünümü gönüllü olarak satın alsınlar” sorusuna verilen cevaptır.

Vizyon, “ben görevimi layıkıyla yaparsam, müşterilerimin bana gösterecekleri teveccüh beni nereye ulaştıracaktır?” sorusuna verilen yanıttır.

Ne kadar net ve anlaşılması kolay, değil mi?  Misyon ve vizyonu bu şekilde düşünmek gerçekten yararlı bir egzersiz.  Bu soruların yanıtı olarak üretilen misyon ve vizyonun uygulanabilir olma şansı da yüksek.

Ege Cansen, her yazısını kendi yarattığı bir aforizma ile bitiriyor.  Bir deneme de ben yapayım: Misyonunu belirleyemeyen işini, vizyonunu belirleyemeyen yönünü bilemez. 🙂