Siz Hala Annenizin Yapay Zekasını mı Kullanıyorsunuz?

 

lrn-10-01-16-neural-networks-e1474990995824

Bilgi Teknolojilerinde Mobilite, Bulut, Büyük Veriden sonra şimdi Yapay Zeka zamanı. Tüm tedarikçiler bu alanda köşe kapma yarışında. Yapay Zeka uygulamaları çeşitli: Doğal dil algılama, görme, insansız araçlar, kişisel asistanlar… Liste uzun ve alınmaya başlanan sonuçlar etkileyici.

Yapay Zeka, Bilişimin kutsal kasesi. Ben 1980’lerde üniversitede okurken, konu yine sıcaktı. O dönemin yıldız teknolojisi, kural bazlı uzman sistemlerdi. “Annenizin yapay zekası” benzetmesiyle kast ettiğim bu teknoloji, ne yazık ki bekleneni vermedi. Yapay zeka, 1990’lardan itibaren sönümlendi ve geri plana düştü.

Umutları yeniden yeşerten, eskiden bilim kurgu olan senaryoların artık tüketicilere ulaşmasını sağlayan ise farklı bir yaklaşım: Yapay Sinir Ağları. “Derin Öğrenme” (Deep Learning) diye bilinen, Google’ın satın aldığı Deep Mind’ın Go oyunundaki tarihi zaferi ile basında geniş yer bulan teknolojinin temelinde de Yapay Sinir Ağları yatıyor.

1980’lerde ortaya çıkan ve o dönemde pek de göz doldurmayan yapay zeka yaklaşımlarından biri olan Yapay Sinir Ağları, özellikle donanım performansının zaman içinde katlanarak yükselmesi sayesinde güçlendi ve dünyayı değiştirmesi ümit edilen buluşların temeli oldu.

Fortune dergisinde yayınlanmış olan “Why Deep Learning Is Suddenly Changing Your Life” makalesi, yapay sinir ağlarının bu yolculuğunu kolay anlaşılır biçimde hikaye ediyor. Önümüzdeki dönemde gittikçe daha fazla duyacağımız bu teknolojiler hakkında bilgilenmek isteyenlere öneririm.

Why Deep Learning Is Suddenly Changing Your Life

Aylaklığa Övgü

tembel_hayvan1-300x219

Blog okurlarımın çoğunun – blog yazarınız gibi – haftada kırk saatten fazla çalıştığını tahmin ediyorum. Biz uyanık saatlerimizin çoğunu işte geçirirken, iş imkanı bulamayan milyonlar da zamanlarını çalışmadan geçirmek ve işsizliğin ağır sonuçlarına katlanmak zorunda kalıyorlar.Bu düzende sizce bir tuhaflık yok mu?

“Aylaklığa Övgü” yazısında, 20. yüzyılın en büyük düşünürlerinden Bertrand Russel bu çelişkiye ve daha adil bir iş dağılımının yararlarına dikkat çekmiş. İşsizlere iş bulmanın, çok çalışanların yükünü azaltmanın getireceği faydalar açık .Benim altını çizmek istediğim husus ise, daha fazla boş zamanın işimize de yararı olabileceği. Sadece kendimizi daha iyi hissederiz, onun için daha verimli çalışırız demek istemiyorum. Boş zamanda yapacağımız aktiviteler – sanat, kitap okuma, yeni insanlarla tanışma – işlerimize değer katacaktır. Ama asıl yarar, beklenmediğimiz yerden, hiçbir şey yapmadığımız anlardan gelebilir.

Gerçekten yaratıcı, sizi günlük çerçevenizin dışına çıkartan fikirler ne zaman aklınıza geliyor? Harıl harıl çalışırken mi, boş boş dolanırken mi? Günlerce çözemediğiniz bir sorunun çözümünü masa başında evraklara boğulmuşken mi buluyorsunuz, yoksa duş yaparken mi?

İK yöneticimizle papaz olmamak için aylaklığa övgümü burada keseyim. 🙂 Bugünün dünyasında çalışma saatlerimizi azaltmak, hele bunu oturmuş kurumlarda yapmak, kağıt üzerinde de pratikte de pek mümkün değil korkarım. Yine de, belki arada bir suçluluk hissetmeden kendimize boş, bomboş zaman ayırmaya daha fazla özen gösterebilir ve aylaklığın nimetlerinden biraz da olsa yararlanabiliriz.

Kaynaklar:

Bertrand Russell: “Çalışmak abartılmış bir erdemdir”

In Praise of Idleness

Türk Mühendislerine Gurur Verici Ödüller

eurocloud-odulleriGeçtiğimiz hafta Bükreş’te gerçekleşen EuroCloud ödül töreni, Türk mühendisliği için bir gurur tablosuydu. Avrupa’nın 28 ülkesinden yüzlerce bulut çözümünün farklı kategorilerde katıldığı bu yarışmadan biz İnnova olarak iki ödülle döndük. Yatay çözümlerde IoT platformumuz SkyWave IoT, dikey çözümlerde ise LegaCloud Hukuk Otomasyonu ile iki kategoride üç finalist arasına girmeyi başardık. Yapılan değerlendirmede LegaCloud Avrupa’nın en iyi dikey bulut çözümü ödülünü başka bir çözümle paylaşmaya layık görüldü. SkyWave IoT Platformu ise ilk üçte kaldı, az farkla birinciliği kaçırdı. (Sadece birinci açıklanıyor, ikinci ve üçüncü seçilmiyor.)

“İşe Etkisi En Yüksek Çözüm” kategorisinde Arçelik’in yedek parça yönetim çözümüyle birinci olması, Verifone Türkiye operasyonunun ise Bulut Dönüşüm kategorisinde finalistliği, beni İnnova’nın aldığı ödüller kadar mutlu etti.

Mühendisliğimizin dünya ile rekabet edecek seviyede olduğunu hep söyler dururuz. İspatını görmek gurur veriyor ve özgüvenimizi arttırıyor. Farklı yazılarımda dile getirdiğim gibi, bu mühendislik becerimizi ne yazık ki küresel ticari başarılara dönüştürmeyi – yine yazılarımda kendimce anlatmaya çalıştığım nedenlerden ötürü – henüz başaramıyoruz. Bulut bilişim gibi oyun alanını düzleştiren teknolojilerin de yardımıyla, ticari başarıyı yakalayacağımız günlerin çok uzakta olmadığına inanıyorum.

Türk şirketlerinin bu başarısının dikkat çekmek istediğim bir başka yönü var: Bizi yıllardır Birliklerine almayan Avrupalılar, Türkiye’den çıkan iyi işleri ödüllendirmekte tereddüt etmiyorlar. Her alanda işimizi iyi yapmaya odaklanırsak, hakem taraf tuttu, rüzgar ters taraftan esti gibi mazeretlere ihtiyacımız olmayacak; zaten muhtemelen Birliğe katılmaya filan da ihtiyacımız kalmayacak. 🙂

 

 

Bulut Bilişim Artık Ana Akım

clouds

Kurumsal bilişim mimarileri buluta geçecek, geçiyor derken; geçmiş bile. McKinsey’nin ekteki çalışmasına göre 2015’deki kullanım oranları oldukça yüksek, 2018’de ise bulut dışı “geleneksel” mimarideki çözümler azınlığa düşüyor.

Kurumsal teknolojilerdeki tüm yeniliklerde olduğu gibi, bu akımın öncüsü de büyük şirketler. Ancak, bulut küçük/orta boy şirketler için çok anlamlı ve eminim kısa sürede bu segmentteki penetrasyon, büyükleri de geçecek.

Bu dönüşüm, sadece kullanıcı kurumları değil, sektördeki tüm oyuncuları – ana şirketleri, dağıtıcıları, değer katan satıcıları, danışmanları, vb – temelden etkileyecek. Hazırlanamayanlar silinecek, “aracı” rolde olanlar iyice sıkışacak.

McKinsey araştırması yurtdışında yapılmış; Türkiye’deki gidişatın da daha farklı olmayacağını söylemek mümkün. Ülkemizdeki kullanım oranları herhâlde biraz geriden gelecek, ama küçük bir faz farkıyla ana dönüşüm bizde de gerçekleşecek. Kapsamlı bir araştırma pek yok bildiğim kadarıyla, ancak gözlemler bu saptamayı doğrular nitelikte.

Temel teknolojileri, büyük veri merkezlerini ve dünya çapında yaygın kullanılan uygulamaları kendisi üretmeyen bir ülke olarak bizim için riskler sadece sektör oyuncuları için değil, ülkenin stratejik güvenliği ve ekonomik geleceğiyle de ilgili. Vakit geçirmeden gelişmeleri iyi analiz etmek, kapsamlı bir hazırlık yapmak gerekli.

İlgili yazının linki:

IT as a service: From build to consume

İlgili yazım:

Teknolojide Yeniden Devrim Zamanı: Bulut Bilişim

Kullandığım fotograf benimdir, bu arada. 🙂

Doğru İlk İzlenim Bırakmak

Bu seferki konumuz da Harvard Business School profesörü Amy Cuddy’den. Professor Cuddy, 15 yıl boyunca insanların tanıştıkları kişilere ilişkin ilk izlenimleri nasıl edindiğini araştırmış ve iki sorunun ön plana çıktığını saptamış:

  1. Bu insana güvenebilir miyim?
  2. Bu insana saygı duyabilir miyim?

Güven, kişiye duyduğunuz sıcaklıktan doğan bir duygu. Saygı ise, kişinin yetenek/beceri düzeyine ilişkin öngörünüzle ilgili.

İdeali, ilk izlenimde karşı tarafın sizi hem sıcak, hem de yetenekli olarak algılaması. Bu pek şaşırtıcı değil. Peki iki izlenimden sadece birini bırakabilecekseniz, hangisi daha hayırlı?

Bu sorunun cevabı, güven; yani sıcak/yakın bir kişi olarak algılanmanız. Güven varsa, gerisi geliyor. Tek başına yetenek algısıyla bir yere varılmıyor. Evrim bizi böyle programlamış.

Buradan ne anlıyoruz? Önemli olan, tanıştığınız kişiyle sıcak bir ilişki kurmanız. Bunu göz ardı edip, bilginizi göstermeye kalkarsanız, ters tepmesi muhtemel. Müşterinizle tanışma toplantısında, bir etkinlikte birisiyle yeni tanıştığınızda akılda tutmakta fayda var.presence

İki Kelimeyi Değiştirin, Hayatınız Değişsin

İddia benim değil, Stanford Profesör’ü Bernard Roth’un. Profesör Roth, bu aralar çok moda olan Design Thinking yaklaşımının öncülerinden.”The Achievement Habit” diye bir kitabı var.

Dilinizden atacağınız kelimeler “ama” ve “yapmalıyım.”

“Ama” yerine “ve” diyeceğiz, çünkü “ama”, zihinde sunî bir çelişki yaratıyor: “Spor yapmak istiyorum ama vaktim yok.” “Ve” dediğinizde ise, zihniniz cümlenin iki tarafını da nasıl gerçekleştirebilirim diye çalışmaya başlıyor: “Spor yapmak istiyorum ve vaktim yok” dediğinizde, artık bir imkansızlıktan söz etmiyorsunuz; bu ifade biçimi daha fazla vakit bulmaya odaklanmanızı sağlıyor.

İletişimde “ama” kullanılmaması gerektiğini uzun süre önce öğrenmiştim: “Çok iyi iş çıkardın, ama şurası eksik” dediğinizde, cümlenin “ama”dan sonra gelen olumsuz kısmı, olumlu kısmı ezip geçiyor. Demek ki insanın kendisi ile iletişiminde de “ama”yı silmek lazımmış.

“Yapmalıyım” yerine de “yapmak istiyorum” diyecekmişiz. O zaman, istemeye istemeye, dış faktörlerin zoruyla yaptığımız şeylerin aslında kendi isteklerimizden kaynaklandığını göreceğiz. “Egzersiz yapmalıyım” değil de, “Egzersiz yapmak istiyorum.” Böylece, egzersizin size sağlayacağı faydalar zihninizde ön plana çıkacak, motive olacaksınız.

Profesör Roth’un bir bildiği vardır mutlaka, söyledikleri de akla yakın geliyor. Bu tavsiyeleri denemeliyim, ama alışkanlıkları değiştirmek çok zor. 🙂

Digital Dönüşüm İçin Kılavuz Niteliğinde Bir Makale

Digital dönüşüm çok konuşuluyor, herkes bir tarafından tuttuğunu iddia ediyor, ancak çarpık ve eksik anlayışlar yaygın. Ekteki McKinsey makalesi konuyu kapsamlı bir şekilde ele alıyor, digital dönüşümün ne olduğunu, işinize muhtemel etkilerini, tehdit ve fırsatların nasıl saptanacağını örnekleriyle anlatıyor. Hararetle tavsiye ederim. (Vaktiniz yoksa, en azından videoyu seyredin. 🙂 )

digital transformation framework

Makale: The economic essentials of digital strategy

Video için link