Genç Girişimciye Tavsiyeler – 2: Fazla Para Göz Çıkartır.

1980’li yılların ortalarında Stanford Üniversitesinde yüksek lisans eğitimi aldım.  İki yil kadar da yine aynı bölgede, birinci kuşak Silikon Vadisi şirketi olarak tanımlanabilecek bir işyerinde çalıştım.  Sonradan anladım ki, meğerse bu bölgede geçirdiğim dört yıl boyunca etrafımda bir devrimin başlangıcı yaşanıyormuş.

Teknolojiden başka bir şey bilmeyen ve iş dunyasından bihaber olan 20’li yaşlardaki ben, aşağı caddedeki Silicon Graphics, bir sonraki mahallede yeni ofislere taşınan Oracle, Stanford’dan birkaç yıl önce ayrılmış Sun gibi şirketlerin dunyayı değiştirmekte olduğunun farkına varmasam da, şirket kurmanın artık moda olduğunu ve girişimciliğin güncel bir konu haline geldiğini görebiliyordum.

Herhalde bu girişimcilik akımının etkisiyle, PBS kanalında “Growing A Business” adında bir dizi yayınlandı.   Diziye tesadüfen rastladım, bölümlerinin çoğunu seyrettim, sonradan yayınlanan kitabını da okudum.  Dizinin yaratıcısı ve kitabın yazarı Paul Hawken’ın anlattıklarında benim için yeni olan pek çok fikir vardı.  Bunların en acayibi de, fazla paranın girişimci için iyi bir şey olmadığıydı.

Fazla paralı seçeneği deneme fırsatım olmadıysa da, fazla paranın yatırıldığı işin gözünü çıkarttığına ben de kani – ve ne yazık ki şahit – oldum.   Para olduğunda, sorunların üzerini para ile örtmek gibi kolay ve cazip bir seçenek var.  Yüksek enflasyon gibi, yüksek miktarda yatırım parası da sanal bir gerçeklik ve beceriksizliklerin gizlendiği hülyalı bir alem oluşmasına elveriyor.

Parasızlık ise, disiplin ve yaratıcılık demek:

  • Para olmadığında, girişimci odaklanmak zorunda.  İşler bıçak sırtındaysa, işten başka bir şey düşünmeye imkan yok.  Özel hayata etkilerinin çok matah olmayacağı muhakkak; ama iş için iyi.
  • Para olmadığında, işleri en verimli yapmanın yolları keşfedilmek zorunda.  Verimli başlayan bir iş, her zaman sonradan verimlileştirilmeye çalışılan bir işten üstündür.
  • Para olmadığında, girişimci işini iyi öğrenmek, her detayıyla ilgilenmek zorunda.  Bu eğitim, işi büyütürken onun rehberi olacak.
  • Para olmadığında, girişimci yaratıcı ve yenilikçi olmak zorunda.  Bu da rekabet üstünlüğü demek.

Vermeye çalıştığım mesaj sulanmasın diye parasızlığın risklerinin üzerinde durmuyorum: Aşırı kırılganlık, batma korkusuyla atılamayan adımların fırsat maliyeti.  Stresin ömürden çaldığı yıllar da cabası.   Ama girişimler için fazla para mı, parasızlık mı daha büyük risk diye sorarsanız, tereddütsüz fazla para derim.

Peki, genç girişimcinin buradan çıkartacağı dersler ne?

1. Parasızlık, başlamanıza engel olmasın.  Amerika’nın garaj efsanelerinin ortak paydası parasızlık.

2. Hedefiniz, işin bir an önce kendini çevirmesi olsun.  Bu hedef hem sizi disipline edecek, hem de iş modelinizin para kazanıp kazanmadığını kısa zamanda test ederek size yol gösterecek.

3. Yatırımcılardan para almak için acele etmeyin.  İşi ayağa kaldırdıktan sonra yatırımcı ile pazarlık gücünüz de farklı olacak.

İzin verirseniz, Karl Marx’ın sözlerini ödünç alarak bitireceğim: “Para girişimcinin afyonudur.”

Bu dizide yer alan tüm yazılar:

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 1: “It’s the execution, stupid!”

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 2: Fazla Para Göz Çıkartır.

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 3: Muhasebeciniz ve Avukatınız En İyi Dostlarınız Olsun.

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 4: İtibarınız Herşeyinizdir.

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 5: Görünüşünüz Kimliğinizdir.

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 6.1: Exit Üzerine Düşünceler – Hisse Satışı Neden, Ne Zaman, Nasıl Yapılmalı?

Reklamlar

Beğendiğim iPad/iPhone (iOS) Uygulamaları – 2: Verimlilik Uygulamaları

iPad uygulamaları serisinin birincisi oldukça popülerdi.  Bu ikinci yazıda, verimliliğinizi arttıracak uygulamalar üzerinde duracağım.  Seriyi devam ettirecek bir iki başlık daha çıkacak gibi.

Verimlilik deyince, akla hemen iş yaşamına yönelik uygulamalar gelecek.  Ancak aşağıda listeleyeceğim uygulamaların çoğu, özel hayatınızı derleyip toplamada da işe yarayacak cinsten.

Benim deneyimimde, tablet ve diğer mobil cihazların kullanılabilirliğini maksimize etmenin yolu, sahip olduğunuz tüm cihazlardan aynı veri ve uygulamalara  erişebilmekten geçiyor. Yolda iPad’inizi açtığınızda işte bilgisayar başındayken bıraktığınız yerden devam edebiliyorsanız, iş yapma biçimi gerçekten değişiyor.  Uygulama geliştiriciler de aynı fikirde sanıyorum; bu olanaklara sahip uygulamaların sayısı her geçen gün artıyor.

İşte benim kullandığım uygulamalardan bir seçki:

Dropbox: iPad’in usb çıkışı yok, ama dropbox kullanıcısıysanız, yokluğunu hissetmiyorsunuz.  Dropbox size 2GB ücretsiz depolama alanı veriyor ve bu alana yükledikleriniz, windows, mac, iPad, Adroid vb ortamlarda yaşayan dropbox uygulamaları arasında senkronize ediliyor.  Bilgisayarınızda sık kullandığınız dosyaları dropbox dizininde saklarsanız, bu dosyalar iPad’de de yanınızda!  Üstelik, anlık yedeklemeye de sahipsiniz.  Dropbox türünün tek örneği değil.  Box, Sugarsync, MS SkyDrive gibi farklı seçenekler var.  Dropbox’ın kullanımı basit ve beni hiç yolda bırakmadı.

Evernote: Dropbox veya muadili bir yazılımdan sonra mutlaka edinmelisiniz dediğim uygulama Evernote.  Nereye koyacağınızı bilemediğiniz, farklı formatta bir sürü veri, not, yazı, resim vb için sınırları olmayan bir kütüphane evernote.  Gelişmiş etiketleme özellikleri var, ama o kadar hızlı bir arama fonksiyonuna sahip ki, etiketlemeyi kullanmaz oldum.  Paraya kıyıp bir de doküman tarayıcı alırsanız, sahip olduğunuz tüm ıvır zıvırı Evernote’un içine atıp ortalığı temizleyebilirsiniz.  Web sayfasını veya Outlook postasını kesip saklamayı sağlayan güzel uzantıları var.  Evernote, şirket olarak da atılım içerisinde ve anladığım kadarıyla Türkiye pazarı ile yakından ilgileniyorlar.  Listemdeki uygulamalar arasında Türkçeyi tam olarak destekleyen tek uygulama, galiba.  Tüm bu işlevsellik ve ücretsiz!

ToDoIst: Zaman yönetimi konusuna özel ilgim var, bu konuda da bir yazı yazacağım inşallah.  Çok sayıda yöntem ve aracı denedim.  Yeni favorim, todoist.  Çok pratik ve hızlı, PC ve iPad arasında hemen senkronize oluyor.  Temel uygulama ücretsiz.  Şimdilik bana yetiyor.

Quickoffice: Quickoffice için paraya kıyacaksınız.   Az para da değil: $19.99.  Ama MS Office dokümanlarını açıp üzerilerinde çalışmanın başka bir yolu yok ne yazık ki, en azından ben bulamadım.  Sonuçlar mükemmel değil.  Özellikle Powerpoint dokümanlarında beklentiniz çok yüksek olmasın.  Quickoffice’i Haziran ayında Google satın aldı. Bakalım bundan sonra ne olacak?

SimpleMind: Mindmap yöntemini kullanıyor musunuz?  Yapısal olmayan konularda çalışırken mindmap yapmanın işe yaradığına inanıyorum.  (Bu konu da bir yazı adayı, galiba.) SimpleMind, kullanımı kolay bir mindmap uygulaması.  Temel uygulama ücretsiz, ama yükseltme ücretini vermeye değiyor.

Skype: iPad’de de iyi çalışıyor.  Kullanımı kolay, ücretsiz.

Calculator: Bir hesap makinesi lazım tabii.  Calculator’ün kullanımı kolay, ücretsiz.

Bu uygulamaları iPad’inize yükleyin ve dizüstünüzü evde/işte bırakıp çıkın!

Bu serideki diğer yazılar:

Beğendiğim iPad/iPhone (iOS) Uygulamaları – 4: Seyahat Uygulamaları

Beğendiğim iPad Uygulamaları – 3: Kalemle Yazıp Çizmek

Beğendiğim iPad/iPhone (iOS) Uygulamaları – 1: İçerik Derleyiciler ve Dergiler

Elektronik Posta Verimlilik Katili mi?

Powerpoint uygulamasının, sunum hazırlamayı çok kolaylaştırarak insanları yapmaktan çok sunmaya yönlendirdiği, üstelik sunumu mekanikleştirerek iletişimi zayıflattığı, yani bir “Verimlilik Katili” olduğu uzun süredir söylenir.  Şimdi galiba elektronik posta için bu tartışmayı açma zamanı geldi.

E-posta iş hayatımıza 1990’larda girdi. Bugün, irili ufaklı tüm kurumların elektronik posta sistemleri, doksan küsur yaşındaki babam da dahil olmak üzere her bireyin kişisel elektronik posta hesabı var.

Elektronik postanın getirdiği kolaylıkları hatırlatmaya herhalde gerek yok.  İletişimdeki sınırları, maliyeti ve mesaj iletim süresini sıfıra indirgeyerek iletişimdeki tüm sürtünmeyi ortadan kaldıran bu araç, dünyanın düzleşmesinde en az world-wide-web kadar rol oynadı, yeni iş yapış biçimlerini olası kıldı.

Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var.  Çoğumuzun, özellikle yöneticilerin gündelik işi, elektronik posta yazmaya ve cevaplamaya dönüştü.  (Tabii powerpoint sunum hazırlamadan arta kalan zamanlarda. J)   Ve elektronik posta, suni, yüzeysel bir iletişim biçimi yarattı.

Elektronik postaya yönelik eleştirilerimizi şöyle özetleyebiliriz:

  1. Zamandan ve odaktan çalma: Elektronik posta, doğası gereği asenkron.   Yani size gönderilen postaları çevrimiçi cevaplamak zorunda değilsiniz.  Ne yazık ki artık böyle kullanılmıyor.  Yaptığımız işleri bölüp, yeni gelen postalara bakıyoruz.  Toplantıda bir gözümüz Blackberry’nin ışığında, ne zaman yanacak diye.  Aynı ilgiyi muhattaplarımızdan da bekliyoruz.  “Sana bir saat önce e-mail gönderdim, almadın mı?” sorusu size de sorulmuştur herhalde.  Bu sürekli e-posta bekleme/cevaplama hali, işlerimize, görüşmelerimize, toplantılarımıza odaklanmamızı bölüyor, o an ön planda olması gereken faaliyetin verimliliğini/etkinliğini büyük ölçüde düşürüyor.
  2. İletişim kazaları: Özellikle hazırlanmalarına zaman ayırılmayan, özen gösterilmeyen e-postalar iletişim kazalarına gebe.  İyi niyetle sorulan bir soru, karşı tarafca hakaret olarak algılanabiliyor, gereksiz gerginlikler oluşuyor.  Yabancı dilde yazılan e-postalar ise potansiyel saatli bomba.
  3. Artan bürokrasi: E-postayı başkasına aktarıvermek, veya birisine yazıp, “ben yazdım, cevap gelmedi” demek, bürokrasinin modern hali.  Eskiden memur yazıyı başkasına havale etmenin zorluğu karşısında bazen işi yapmayı tercih edebilirdi. Şimdi tek tuş ile iş havale ediliveriyor. Bürokrasinin tüm fenalıkları, internet hızında…
  4. Kaybolan sorumluluk: Birden fazla kişiye gönderdiğiniz bir e-posta ile görevlendirme yaptığınızı düşünüyorsanız, birden az kişinin görevi üstleneceğinden emin olabilirsiniz.
  5. Uzayıp giden, sonuca varmayan tartışmalar:Elektronik posta, kısa bir itiraz yazısıyla soru-cevap pingpong’u başlatmayı, ilgisiz kişileri tartışmaya davet ederek konuyu sulandırmayı, uzun sure cevap vermeyerek tartışmayı sürüncemede bırakmayı çok kolay kılıyor ne yazık ki.

Bu yanlış ve verimsiz kullanım kullanım hastalıkları bende de fazlasıyla var, kendimi tedavi etmeye çalışıyorum.  Tedavinin unsurları bence şunlar:

  1. E-postanın konu alanına mutlaka anlamlı bir başlık yazın.  Alıcı, postayı açmadan kendisini neyin beklediğini bilsin.  Konusuz veya “mrb,” “selam” gibi başlıkları olan e-postalar alıcı için potansiyel zaman kaybı, sonradan arama yaparken de ayrı bir sıkıntı.  Yeni bir konuda yazıyorsanız, e-postanızın sıfırdan yaratın; konu alanı farklı bir e-postayı yanıtlayarak katmerli bir bilgi kirliliği yaratmayın.
  2. E-postaları yazmaya özen gösterin.  Yazarken kendinizi alıcının yerine koyun.  Yazdığınız anlaşılır mı, daha önemlisi yanlış anlaşılır mı, söylemek isteiğiniz herşeyi kapsıyor mu?  Göndermeden önce mutlaka son bir kez baştan sona okuyun.
  3. E-postanın sadece alıcılarda kalmayacağını, başkalarının da görebileceğini göz önüne alın, ifadelerinizi bu varsayımla seçin.
  4. Birden fazla kişiye adreslenmiş e-postalardaki görev dağılımının ve diğer mesajların ilgili bireyleri net olarak adreslediğinden emin olun.
  5. Sizi öfkelendiren, sinirlendiren, üzen bir e-posta’ya hemen cevap vermeyin.  Mümkünse üzerinden bir gece geçtikten sonra cevabınızı hazırlayın, duygularınızın soğumasına izin verin.
  6. E-posta okuduğunuz/yazdığınız zamanı gün içinde belirli bloklarla sınırlayın.  Sabah, öğlen, mesai bitimine yakın yarımşar saat/birer saat gibi.
  7. En iyisi, e-posta yazmayın.   Telefon açın, ziyaret edin, birlikte kahve için.  Özellikle tartışma içeren, veya fikir jimnastiği gerektiren konularda yüzyüze görüşmeyi tercih edin.

E-posta ile ilgili düşüncelerimi kristalize etmeme yardımcı olan bir linki de ekliyorum:

http://blogs.hbr.org/tjan/2011/11/dont-send-that-email-pick-up-t.html

Verimli günler dileklerimle;

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 1: “It’s the execution, stupid!”

Sekiz yıl kadar süren bir girişimcilik maceram oldu:  1999’da Ümit Atalay ile birlikte Innova’yı kurduk.  Şirket başarılı oldu, krizlerle dolu bir dönemi büyüyerek geçirmeyi başardı ve 2007 yılında Türk Telekom grubuna katıldı.

Bu tecrübeden dolayı arada bir panellerde, özellikle de üniversitelerde konuşma yapmak için davet ediliyorum.  Son olarak, Jacques Couvas hocanın davetiyle Koç Üniversitesi MBA Girişimcilik öğrencilerine bir sunum yaptım.  Tecrübelerimden hareketle, Türkiye’de başarılı bir girişim oluşturmaya yönelik bazı ipuçları vermeye çalıştım.  Bu ipuçlarını bir yazı dizisi olarak blogumda da paylaşmak istiyorum.

Dizinin bu ilk yazısında, ipuçlarına geçmeden önce iki açıklama:

Benim girişimcilik tecrübem belli bir sektörü, belli bir dönemi yansıtıyor.  Türk Bilişim sektörünün bu dönemdeki belirgin özellikleri, paranın az, pazarın sığ ve denizlerin dalgalı olmasıydı.  Bugün pazar daha büyük, yatırım olanakları daha geniş ve yelkenimizde oldukça istikrarlı bir rüzgar var.  Benim tecrübelerim ve bu tecrübelerden çıkarttığım dersler yeni dönem için optimum olmayabilir.  Yine de, gerçek görüşümü isterseniz, ben bu ipuçlarının oldukça evrensel bir asgari müşterek tarif ettiğini düşünüyorum.  Her dönemde maximum sonuç üretmeyebilirler, ama riski de sınırlarlar.

İkinci açıklama başlıkla ilgili.  Önce “Nasihat” yazdım, sonra “Tavsiye”ye çevirdim.  İroni, kültürümüzün belirgin özelliklerinden biri değil; “ben bu işleri çözdüm, sana da öğreteyim” diyormuş gibi bir izlenim vermek de en son istediğim şey.  Başlıkla ilgili bir not daha: Türkçe içinde ingilizce kullanmamaya elimden geldiğince özen gösteriyorum.  Ama başlıktaki deyim söylemek istediğimi o kadar iyi ifade ediyor ki, hoşgörünüze sığınarak bir istisna yaptım.

Şimdi gelelim “it’s the the execution stupid” ile ne demek istediğime.  İş hayatı için bir değerler hiyerarşisi oluştursam, tepeye “icraat”ı koyardım.  Parlak fikir çok.  Hele internet yağmur gibi fikir yağdırıyor, başka yerlerde denenmiş fikirleri önümüze seriyor.  Girişimci ruhlu iki arkadaş her buluştuğunda, bir kısmı gerçekten potansiyel vaat eden pek çok fikir üretiyor.

Bu bolluk arasından seçilen iş fikri sadece bir başlangıç.  Yolun yarısı filan değil, belki yüzde biri.  Fikri gelir modeline çevirmek, buradan bir iş planı çıkartmak, finansman ve gerekli kaynakları bulmak da daha yarı yola getirmiyor bizi, hatta yaklaştırmıyor.  Asıl iş bundan sonra başlıyor.  İcraatı ne kadar iyi yaptığınız başarı ve başarısızlık arasındaki ince çizginin hangi tarafında olduğunuzu belirliyor.

İş fikrinizin ne kadar parlak olduğunun sonuca bir etkisi yok mu?  Var tabii.  İş fikriniz iyiyse ve iyi icra ederseniz, kaldıraç etkisi büyük.  İş fikriniz pek matah değilse, iyi icraat size daha vasat bir başarı getirecektir.  Ama istisnai bir iş fikri bile kötü icraatın yıkıcı gücüne karşı koyamaz.

Köşebaşındaki n’inci büfe para kazanıyorsa fikri parlak diye değil, icraatı iyi diye kazanıyor.  2000’lerde çok sayıda parlak fikirli teknoloji şirketi battıysa, icraat yetersizliğinden battı.

İyi icraatın, iş bilmek kadar, belki daha fazla, sonuç odaklılıkla ilgili olduğuna inanıyorum.  Öğrenilebilir bir beceri mutlaka; ama kişilik ve erken dönem öğrenim ile ilgili de bir boyutu var herhalde.  Eğer kendinizi bu rolde göremiyorsanız, bir an önce sizi tamamlayacak bir ortak bulmanızda yarar var.  Tabii icraat, büyük ölçüde kan, ter ve gözyaşı demek.  İş fikrinizi seçin, sonuca odaklanın ve uykusuz gecelere kendinizi hazırlayın…

Bu dizide yer alan tüm yazılar:

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 1: “It’s the execution, stupid!”

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 2: Fazla Para Göz Çıkartır.

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 3: Muhasebeciniz ve Avukatınız En İyi Dostlarınız Olsun.

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 4: İtibarınız Herşeyinizdir.

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 5: Görünüşünüz Kimliğinizdir.

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 6.1: Exit Üzerine Düşünceler – Hisse Satışı Neden, Ne Zaman, Nasıl Yapılmalı?

Beğendiğim iPad/iPhone (iOS) Uygulamaları – 1: İçerik Derleyiciler ve Dergiler

Bir yılı aşkın bir süredir iPad kullanıyorum.  İtiraf etmeliyim ki, yoğun bir dizüstü kullanıcısı olarak bu yeni formatı ilk birkaç ay benimseyemedim.  Sonra ne olduysa oldu, kullanmaya başladım.  Kullanış o kullanış.  Şimdi elimden düşüremiyorum.

iPad, benim için dizüstünden farklı bir kullanım kipi oluşturdu.  Seyahatlere giderken yanıma hem iPad hem de dizüstü almaya başladım, ikisini farklı biçimlerde ve farklı amaçlarla kullanıyorum.  iPad kullanmaktan, özellikle yeni uygulamalar (App için daha iyi bir Türkçe sözcük var mı?) keşfetmekten haz alıyorum.  Zaman içinde epey uygulama keşfettim.  Bir kısmı günlük alışkanlık haline geldi.  Fırsat buldukça, bunları blogumda paylaşacağım.

iPad’i öncelikle okumak için kullanıyorum, dolayısıyla “okuduğum” uygulamalarla başlıyorum:

1. Flipboard: Hala Flipboard’unuz yoksa, hemen edinin.  Bu derleyici, estetik arayüzü ile takip ettiğiniz içerik sağlayıcıları ve sosyal medyalarınızı okumayı zevkli kılıyor.  Ne yazık ki Türkçe desteği sorunlu.  Düzeltmeye çalışıyorlar, ama tam çözülmedi.

2. Zite: Bu da kesinlikle sahip olmanız gereken bir app.  İlgi alanlarınızı öğrendikçe size göre özelleşen bir dergi.  Öğrenme işini iyi yapıyor.  Biraz kullandıktan sonra, birkaç makaleden birinin ilginizi çektiği bir düzeye geliyor.

3. Pocket: Eski adı olan ReadItLater ne işe yaradığını anlatmaya yeterli.  Web’de ilginizi çeken bir yazı gördünüz, okumaya zamanınız yok.  Pocket’a gönderin, yatmadan önce okuyun.

4. Pulse: Flipboard gibi, ama o kadar şık değil.

5. iBooks: Anladığım kadarıyla henüz TR’de kitap satışı yok, ama PDF’leri saklamak ve okumak için de çok iyi bir araç.

5. Dergilerin iPad sürümleri: Kağıt dergi okumak daha çok hoşuma gidiyor aslında.  Ama iPad dergilerindeki yazıların paylaşılabilme imkanı ve tabii ki taşınabilirlik beni iPad’de dergi okuyucusu yaptı.  Özellikle Wired ve Business Week’in app hallerini beğeniyorum.

5. Turkcell Dergilik: Çok sayıda Türkçe dergi.  Bir kısmı bedava.  Daha ne olsun!

Sizin de tavsiyeleriniz varsa, duymak isterim.

Bu serideki diğer yazılar:

Beğendiğim iPad/iPhone (iOS) Uygulamaları – 4: Seyahat Uygulamaları

Beğendiğim iPad Uygulamaları – 3: Kalemle Yazıp Çizmek

Beğendiğim iPad/iPhone (iOS) Uygulamaları – 2: Verimlilik Uygulamaları

Bağlantı

Sunuma erişmek için tıklayın

Geçtiğimiz hafta Eduplus’un düzenlediği Bilişim ve Teknoloji Zirvesinde bu başlıkla bir konuşma yaptım.

Tüm kurumlar buluta çıkacak, ama nasıl? Bana ayrılan 15 dakika içerisinde, kurumun bulut stratejisinin ana eksenlerini anlatıp, ilk adımlar için basit bir yol haritası çizmeye çalıştım.

Sunuma ekteki linkten ulaşabilirsiniz.

Desteği için Taner’e ve Bilgehan’a, görüşleri için Mehmethan’a çok teşekkürler.

Başlarken…

Sonunda ben de bir blog tutmaya karar verdim.

Okuduğum makaleleri, görüş ve izlenimlerimi, yaptığım sunumları ve yazdığım yazıları bu blog üzerinden paylaşmayı planlıyorum.

Niyetim, kendi yazılarımla olmasa bile sıkça güncellemek.  Herhalde herkes bu idealizmle yola çıkıyor; umarım gerisini getirebilirim.

Daha çok iş dünyası, yönetim, teknoloji, özellikle de bilişim üzerine yazarım diye düşünüyorum.  Çektiğim fotografları, dinlediğim podcast ve müzikleri, okuduğum kitapları, kısacası tükettiğim kültürel malzemeleri de ekleyeceğim.

Görüşmek dileğiyle;