Aylaklığa Övgü

tembel_hayvan1-300x219

Blog okurlarımın çoğunun – blog yazarınız gibi – haftada kırk saatten fazla çalıştığını tahmin ediyorum. Biz uyanık saatlerimizin çoğunu işte geçirirken, iş imkanı bulamayan milyonlar da zamanlarını çalışmadan geçirmek ve işsizliğin ağır sonuçlarına katlanmak zorunda kalıyorlar.Bu düzende sizce bir tuhaflık yok mu?

“Aylaklığa Övgü” yazısında, 20. yüzyılın en büyük düşünürlerinden Bertrand Russel bu çelişkiye ve daha adil bir iş dağılımının yararlarına dikkat çekmiş. İşsizlere iş bulmanın, çok çalışanların yükünü azaltmanın getireceği faydalar açık .Benim altını çizmek istediğim husus ise, daha fazla boş zamanın işimize de yararı olabileceği. Sadece kendimizi daha iyi hissederiz, onun için daha verimli çalışırız demek istemiyorum. Boş zamanda yapacağımız aktiviteler – sanat, kitap okuma, yeni insanlarla tanışma – işlerimize değer katacaktır. Ama asıl yarar, beklenmediğimiz yerden, hiçbir şey yapmadığımız anlardan gelebilir.

Gerçekten yaratıcı, sizi günlük çerçevenizin dışına çıkartan fikirler ne zaman aklınıza geliyor? Harıl harıl çalışırken mi, boş boş dolanırken mi? Günlerce çözemediğiniz bir sorunun çözümünü masa başında evraklara boğulmuşken mi buluyorsunuz, yoksa duş yaparken mi?

İK yöneticimizle papaz olmamak için aylaklığa övgümü burada keseyim. 🙂 Bugünün dünyasında çalışma saatlerimizi azaltmak, hele bunu oturmuş kurumlarda yapmak, kağıt üzerinde de pratikte de pek mümkün değil korkarım. Yine de, belki arada bir suçluluk hissetmeden kendimize boş, bomboş zaman ayırmaya daha fazla özen gösterebilir ve aylaklığın nimetlerinden biraz da olsa yararlanabiliriz.

Kaynaklar:

Bertrand Russell: “Çalışmak abartılmış bir erdemdir”

In Praise of Idleness

Reklamlar

Türk Mühendislerine Gurur Verici Ödüller

eurocloud-odulleriGeçtiğimiz hafta Bükreş’te gerçekleşen EuroCloud ödül töreni, Türk mühendisliği için bir gurur tablosuydu. Avrupa’nın 28 ülkesinden yüzlerce bulut çözümünün farklı kategorilerde katıldığı bu yarışmadan biz İnnova olarak iki ödülle döndük. Yatay çözümlerde IoT platformumuz SkyWave IoT, dikey çözümlerde ise LegaCloud Hukuk Otomasyonu ile iki kategoride üç finalist arasına girmeyi başardık. Yapılan değerlendirmede LegaCloud Avrupa’nın en iyi dikey bulut çözümü ödülünü başka bir çözümle paylaşmaya layık görüldü. SkyWave IoT Platformu ise ilk üçte kaldı, az farkla birinciliği kaçırdı. (Sadece birinci açıklanıyor, ikinci ve üçüncü seçilmiyor.)

“İşe Etkisi En Yüksek Çözüm” kategorisinde Arçelik’in yedek parça yönetim çözümüyle birinci olması, Verifone Türkiye operasyonunun ise Bulut Dönüşüm kategorisinde finalistliği, beni İnnova’nın aldığı ödüller kadar mutlu etti.

Mühendisliğimizin dünya ile rekabet edecek seviyede olduğunu hep söyler dururuz. İspatını görmek gurur veriyor ve özgüvenimizi arttırıyor. Farklı yazılarımda dile getirdiğim gibi, bu mühendislik becerimizi ne yazık ki küresel ticari başarılara dönüştürmeyi – yine yazılarımda kendimce anlatmaya çalıştığım nedenlerden ötürü – henüz başaramıyoruz. Bulut bilişim gibi oyun alanını düzleştiren teknolojilerin de yardımıyla, ticari başarıyı yakalayacağımız günlerin çok uzakta olmadığına inanıyorum.

Türk şirketlerinin bu başarısının dikkat çekmek istediğim bir başka yönü var: Bizi yıllardır Birliklerine almayan Avrupalılar, Türkiye’den çıkan iyi işleri ödüllendirmekte tereddüt etmiyorlar. Her alanda işimizi iyi yapmaya odaklanırsak, hakem taraf tuttu, rüzgar ters taraftan esti gibi mazeretlere ihtiyacımız olmayacak; zaten muhtemelen Birliğe katılmaya filan da ihtiyacımız kalmayacak. 🙂

 

 

Bulut Bilişim Artık Ana Akım

clouds

Kurumsal bilişim mimarileri buluta geçecek, geçiyor derken; geçmiş bile. McKinsey’nin ekteki çalışmasına göre 2015’deki kullanım oranları oldukça yüksek, 2018’de ise bulut dışı “geleneksel” mimarideki çözümler azınlığa düşüyor.

Kurumsal teknolojilerdeki tüm yeniliklerde olduğu gibi, bu akımın öncüsü de büyük şirketler. Ancak, bulut küçük/orta boy şirketler için çok anlamlı ve eminim kısa sürede bu segmentteki penetrasyon, büyükleri de geçecek.

Bu dönüşüm, sadece kullanıcı kurumları değil, sektördeki tüm oyuncuları – ana şirketleri, dağıtıcıları, değer katan satıcıları, danışmanları, vb – temelden etkileyecek. Hazırlanamayanlar silinecek, “aracı” rolde olanlar iyice sıkışacak.

McKinsey araştırması yurtdışında yapılmış; Türkiye’deki gidişatın da daha farklı olmayacağını söylemek mümkün. Ülkemizdeki kullanım oranları herhâlde biraz geriden gelecek, ama küçük bir faz farkıyla ana dönüşüm bizde de gerçekleşecek. Kapsamlı bir araştırma pek yok bildiğim kadarıyla, ancak gözlemler bu saptamayı doğrular nitelikte.

Temel teknolojileri, büyük veri merkezlerini ve dünya çapında yaygın kullanılan uygulamaları kendisi üretmeyen bir ülke olarak bizim için riskler sadece sektör oyuncuları için değil, ülkenin stratejik güvenliği ve ekonomik geleceğiyle de ilgili. Vakit geçirmeden gelişmeleri iyi analiz etmek, kapsamlı bir hazırlık yapmak gerekli.

İlgili yazının linki:

IT as a service: From build to consume

İlgili yazım:

Teknolojide Yeniden Devrim Zamanı: Bulut Bilişim

Kullandığım fotograf benimdir, bu arada. 🙂

Doğru İlk İzlenim Bırakmak

Bu seferki konumuz da Harvard Business School profesörü Amy Cuddy’den. Professor Cuddy, 15 yıl boyunca insanların tanıştıkları kişilere ilişkin ilk izlenimleri nasıl edindiğini araştırmış ve iki sorunun ön plana çıktığını saptamış:

  1. Bu insana güvenebilir miyim?
  2. Bu insana saygı duyabilir miyim?

Güven, kişiye duyduğunuz sıcaklıktan doğan bir duygu. Saygı ise, kişinin yetenek/beceri düzeyine ilişkin öngörünüzle ilgili.

İdeali, ilk izlenimde karşı tarafın sizi hem sıcak, hem de yetenekli olarak algılaması. Bu pek şaşırtıcı değil. Peki iki izlenimden sadece birini bırakabilecekseniz, hangisi daha hayırlı?

Bu sorunun cevabı, güven; yani sıcak/yakın bir kişi olarak algılanmanız. Güven varsa, gerisi geliyor. Tek başına yetenek algısıyla bir yere varılmıyor. Evrim bizi böyle programlamış.

Buradan ne anlıyoruz? Önemli olan, tanıştığınız kişiyle sıcak bir ilişki kurmanız. Bunu göz ardı edip, bilginizi göstermeye kalkarsanız, ters tepmesi muhtemel. Müşterinizle tanışma toplantısında, bir etkinlikte birisiyle yeni tanıştığınızda akılda tutmakta fayda var.presence

İki Kelimeyi Değiştirin, Hayatınız Değişsin

İddia benim değil, Stanford Profesör’ü Bernard Roth’un. Profesör Roth, bu aralar çok moda olan Design Thinking yaklaşımının öncülerinden.”The Achievement Habit” diye bir kitabı var.

Dilinizden atacağınız kelimeler “ama” ve “yapmalıyım.”

“Ama” yerine “ve” diyeceğiz, çünkü “ama”, zihinde sunî bir çelişki yaratıyor: “Spor yapmak istiyorum ama vaktim yok.” “Ve” dediğinizde ise, zihniniz cümlenin iki tarafını da nasıl gerçekleştirebilirim diye çalışmaya başlıyor: “Spor yapmak istiyorum ve vaktim yok” dediğinizde, artık bir imkansızlıktan söz etmiyorsunuz; bu ifade biçimi daha fazla vakit bulmaya odaklanmanızı sağlıyor.

İletişimde “ama” kullanılmaması gerektiğini uzun süre önce öğrenmiştim: “Çok iyi iş çıkardın, ama şurası eksik” dediğinizde, cümlenin “ama”dan sonra gelen olumsuz kısmı, olumlu kısmı ezip geçiyor. Demek ki insanın kendisi ile iletişiminde de “ama”yı silmek lazımmış.

“Yapmalıyım” yerine de “yapmak istiyorum” diyecekmişiz. O zaman, istemeye istemeye, dış faktörlerin zoruyla yaptığımız şeylerin aslında kendi isteklerimizden kaynaklandığını göreceğiz. “Egzersiz yapmalıyım” değil de, “Egzersiz yapmak istiyorum.” Böylece, egzersizin size sağlayacağı faydalar zihninizde ön plana çıkacak, motive olacaksınız.

Profesör Roth’un bir bildiği vardır mutlaka, söyledikleri de akla yakın geliyor. Bu tavsiyeleri denemeliyim, ama alışkanlıkları değiştirmek çok zor. 🙂

Digital Dönüşüm İçin Kılavuz Niteliğinde Bir Makale

Digital dönüşüm çok konuşuluyor, herkes bir tarafından tuttuğunu iddia ediyor, ancak çarpık ve eksik anlayışlar yaygın. Ekteki McKinsey makalesi konuyu kapsamlı bir şekilde ele alıyor, digital dönüşümün ne olduğunu, işinize muhtemel etkilerini, tehdit ve fırsatların nasıl saptanacağını örnekleriyle anlatıyor. Hararetle tavsiye ederim. (Vaktiniz yoksa, en azından videoyu seyredin. 🙂 )

digital transformation framework

Makale: The economic essentials of digital strategy

Video için link

 

 

Hindistan Seyahatinden İzlenimler – 6: Çıkarttığım Dersler

Mini seyahatnamenin bu son yazısında, izlenimlerimden çıkarttığım dersleri özetlemeye çalışacağım. Hindistan öyle bir yer ki, hayata dair bazı dersler çıkartmak kaçınılmaz, ancak ben yazımı meslekî zeminle sınırlı tutacağım.

Hindistan örneği Türk Bilişim Sektörü için ne demek?

Hindistan, nüfus ve diğer doğal avantajlarından dolayı hizmet pazarında doğrudan rekabet edilemeyecek, benzeri oluşturulamayacak bir güç. Ülke olarak attığımız adımlarda böyle bir gücün varlığını ve üstünlüklerini iyi anlamamız ve kendi stratejimizi Hindistan gerçeğini dikkate alarak yapmamız, kendimizi pazarın hâkim oyuncusuna göre konumlandırmamız lazım.

Hindistan’ın başarı öyküsünden öğrenebileceğimiz çok şey var:

  • Hindistan bir makro strateji ile hareket etmiş. Fark yaratabileceği alanları belirlemiş, endüstrisini buna göre şekillendirmiş. Biz de bir ülke stratejisi yapmalı ve devlet ve sektör oyuncularının eşgüdümüyle bu stratejiyi hayata geçirmeliyiz.
  • Stratejimiz gerçekçi olmalı. Hindistan’ın köşeleri kaptığı bir dünyada biz kendimizi nerede konumlayacağız? Rekabet avantajı elde etmek için coğrafi ve beşeri özelliklerimizi nasıl kullanacağız?
  • Hindistan eğitime çok önem vermiş. Her yıl 4-5 milyon mühendis mezun oluyor. İngilizce bilgisi oldukça yaygın. Eğer milyarlarca dolarlık yazılım ihracatından söz ediyorsak, bilişim sektöründe istihdam edilebilecek mezun sayımızı yüzbinlere çıkartmalı, teknik ve dil becerilerinin seviyesini yükseltmeliyiz. Bu artış hızlı olamayacağı için, sektöre eleman devşirecek programları yaygınlaştırmalı ve desteklemeliyiz.

Hindistan örneği Türk kullanıcıları (müşterileri) için ne demek?

  • Daha açık söylemek gerekirse, Hindistan’da iş yaptırarak maliyetlerini düşürebilirler mi? Kısa cevap, bence kolay değil. Hindistan’da düşük maliyetli kaynak bulmak, muhtemelen belli kalitede hizmet almak da mümkün tabii ki. Ancak bunun bir bedeli var. Kültürü tanımak, uzaktaki bir ekibe iş verebilecek ve alabilecek süreçleri oluşturmak, çalışma düzenini oturtmak kolay işler değil. İhtiyacınız uzun süreli ve yüksek hacimliyse değebilir; ancak bunun uzun soluklu bir yatırım olduğunu, keskin bir öğrenme eğrisi olacağını akılda tutup buna göre planlama yapmak koşuluyla.
  • Uzakta iş yaptırabilmek için arada köprü görevi görecek bir katman gerekli. Türkiye’de kurulması gereken bu katmanda bulunan kişiler hem dil, kültür ve iş “çevirisi” yapacaklar, hem de çalışmayı koordine edecekler.
  • Yukarıda yazdıklarımın hizmet işlerine yönelik olduğunun altını çizeyim. Ürün alırken, ya da bir projeyi uçtan uca tüm sorumluluğu ile ihale ederken, Hintli şirketlerin tekliflerini rakip tekliflerle karşılaştırarak karar vermek yeterli, doğal olarak.

Hindistan örneği Türk Bilişim Şirketleri için ne demek?

  • Öncelikle rekabet demek. Özellikle yurtdışına hizmet satmaya çalışıyorsanız, Hintlileri hesaba katmanız lazım. Ortadoğu’da Hintli şirketler teknik kararları veren alıcıların genellikle Hintli olmasından da yararlanarak pazarı belirliyorlar. İşler daha kurgulanırken Hintli şirketlere göre tasarlanıyor. Bizim Türkiye’de 5 kişiyle yaptığımız bir iş için müşteri bu alışkanlıkla 20 kişilik ekip talep edebiliyor. Birim maliyetlerinizde Hindistan’ı tutturamadığınız, daha kötüsü o kadar büyük ekibi toparlayamadığınız için, işin tamamını daha ucuza yapabilseniz bile kaybediyorsunuz. Rekabet etmenin yolu, niş alanlarda uzmanlıktan ve yüksek müşteri memnuniyeti sağlamaktan geçiyor.
  • Hintli şirketler Türkiye ile yakından ilgileniyor. Rekabeti kendi pazarımızda da hissedeceğiz. Ben Türkiye’de işlerinin çok kolay olmayacağını düşünüyorum. Bizdeki işlerin ölçeği genellikle küçük; maliyetler zaten dibe vurmuş durumda ve Türk kullanıcısının uzaktan hizmet alabilecek teknik olgunluğa gelmesine biraz daha zaman var. Yine de, yakında Hindistan’daki adam gün fiyatları örnek olarak önümüze koyulacak, korkarım.
  • Hintli şirketlerden öğreneceğimiz çok şey var. Biz yazılım ve hizmetleri genellikle zanaatkar usulü yapıyoruz, Hintlilerin başardığı fabrikalaşma aşamasına henüz gelemedik. Projelerimiz ve pazarımızın küçük olması, sürekliliğin ve sektördeki sermayenin sınırlı olması bu eksiklikte önemli etkenler. Yine de, Hintli şirketlerin kararlılıkla üzerinde durduğu süreç yönetimi, kalite kontrol gibi konulara biz de daha fazla öncelik vermeliyiz.
  • Hintli şirketlerle işbirlikleri teorik olarak mümkün: Hintli bir şirketle çözüm ortaklığı yaparsak, bazı işlerimizi orada yaptırabiliriz, belki maliyetleri düşürebiliriz; ek kaynak gerektiğinde erişebileceğimiz geniş bir havuz olur. Müşterilerin hizmet alması ile ilgili uyarılarım burada da geçerli. Bu yola girecekseniz, çalışacağınız firmayı iyi seçin ve onunla uzun soluklu bir yolculuğa çıktığınızın, başta ikinizin de epeyce yatırım yapması gerekeceğinin farkında olun. Nasscom’un söylediği kadarıyla, uygun firmayı bulma konusunda uzmanlaşmış danışmanlar varmış, firma seçiminde yararlanılabilir. Çalışmanın bir ara katman gerektireceğini unutmayın, bunu ilk baştan tesis edin ve maliyetine katlanın.

Bireylere yönelik bir notla bitireyim: Küreselleşmeyle bireysel düzeyde de rekabet sürekli artıyor. Her bireyin kendisini geliştirmesi, küresel anlamda rekabetçi bir konuma getirmesi gerek. Hindistan’dan çok etkilenmeme ve sevmeme rağmen, şu notu da düşmeden geçemeyeceğim: Ülkemizin kıymetini bilelim…

Bonus olarak, geziden birkaç resim ekliyorum. 🙂

20160312_05341

20160312_0528520160312_05249

Bu serideki diğer yazılar:

Hindistan Seyahatinden İzlenimler – 1

Hindistan Seyahatinden İzlenimler – 2: Genel Bilgi ve İzlenimler

Hindistan Seyahatinden İzlenimler – 3: İnsanlar

Hindistan Seyahatinden İzlenimler – 4: Şehirler

Hindistan Seyahatinden İzlenimler – 5: Bilişim Sektörü