Beğendiğim iPad Uygulamaları – 3: Kalemle Yazıp Çizmek

ipad drawiPad’inizi her yere götürüyor, ama yanınızda defter taşımaktan da vazgeçemiyorsanız, sizi ağaç katliamına ortak olmaktan kurtarabileceğimi umuyorum.  iPad ile klavye kullanmadan yazı yazmak, hatta resim yapmak mümkün, çok da zevkli.

Önce bir kalem edinelim:

iPad ekranına parmağınız ile çiziktirebilirsiniz.  Aşağıda anlatacağım uygulamalarla sonuçlar da çok kötü olmayabilir.   Ancak nihayetinde parmak ile yazı yazmak pek pratik değil.  Hem küçük yazmaya kalktığınızda çok düzgün olmuyor, hem de yorucu.   Bir iki deneme yapmanın ötesinde iPad’inizi bir defter gibi kullanmak istiyorsanız,  iPad aksesuarları satan her mağazada bulunan kalemlerden birini almanızda yarar var.

alupen

Kalemler oldukça çeşitli, hangisini alacağınız da büyük ölçüde bir kişisel tercih meselesi.  Mümkünse deneyerek alın.  Hepsi aynı sonucu vermiyor.   Benim bir müddettir kullandığım,  Just Mobile firmasının Alupen ürünü.  Hantal görüntüsüne karşın, ele iyi oturuyor ve bence iyi sonuç veriyor.  Zaten ödül kazanmış bir ürün.  Müthiş renkleri olduğunu da ekleyeyim.

Kalem hazırsa, gelelim uygulamalara:

AppStore’da arama yaptığınızda onlarca el yazısı ile not alma ve çizim yapma yazılımı göreceksiniz.  Bir kısmı bedava, bir kısmı da app alemi için epey pahalı.  Bazıları, optic karakter tanıma ile el yazınızı bilgisayarın anlayacağı metne dönüştürme iddiasında.   Bu uygulamalardan herhalde 8-10 tanesini indirdim ve denedim.  Sonuçta karar kıldığım az sayıda uygulama şunlar:

upadUPAD: Her türlü not almak için ideal.  Büyüteç benzeri bir özellik sayesinde, kocaman harflerle yazıyorsunuz, yazdıklarınız sayfa üzerinde daha küçük olarak yerleşiyor.  Böylece çok düzgün yazı yazmak mümkün.  Çizim için farklı kalem renk ve uçları var.  Ücretsiz uygulama olan UPADLite’da değişik kağıt desenleri, çok sayıda defter imkanı gibi ihtiyacınız olabilecek pek çok özellik sunuluyor.  PDF ve fotograf üzerine not alıp çizim de yapabiliyorsunuz.  Paylaşım imkanları geniş.  Ücretsiz uygulama bu kadar zengin olunca, ücretlisine para ödeyip keşfetmeye gerek kalmadı.

myscriptMyScript Memo ve MyScript Notes Mobile: MyScript, çok başarılı bir el yazısı tanıma motoru içeriyor.   Kargacık burgacık el yazımla türkçe veya ingilizce yazdıklarımı büyük bir doğruluk oranı ile (%80’i tutturuyor diye düşünüyorum) metne çeviriyor.   MyScript Memo ücretsiz ve oldukça sınırlı imkana sahip.  Notes Mobile, ücretli tam uygulama.  Bu uygulamaların da çok çeşitli paylaşım olanakları mevcut.  El yazısını bilgisayarın tanıyabildiği  metne dönüştürebilmek yepyeni olasılıklar açıyor.

penultimatePenultimate: Penultimate, çok basit ve çok popüler bir yazma/çizme uygulaması.  Penultimate, Evernote tarafından satın alındı.  Penultimate’ta el yazısı ile not alıp, bu yazıyı Evernote’a yüklerseniz, Evernote aramalarınızda el yazısı ile yazdıklarınız da aranıyor!  Eğer çalışıyorsa, Evernote kullanıcıları için büyük bir imkan.  “Eğer” diyorum, çünkü ben Penultimate’ı çok kullanışlı bulmadım ve mütevazı ücretini ödeyip indirmiş olmama rağmen kullanmıyorum.  Ancak eğer el yazınız düzgünse ve çizim de içeren kısa notlar alacaksanız, uygun bir seçim olabilir.

paperPaper: Çizim yapmak için çok şık bir uygulama.  Ücretsiz uygulamayı indirdiğinizde bir kalem, yedi renk ve bir silginiz oluyor. Farklı kalem türleri ve başka özellikleri ücretli.  Kullanımı gerçekten zevkli.  Çizim/resim hevesiniz varsa, deneyin derim.

Şimdi gelelim asıl soruya: Defterimi evde bırakıyor muyum?  Cevap ne yazık ki hayır.  Kağıt-kalem ile daha hızlı, daha okunaklı ve daha esnek yazabiliyorum.  Ancak, iPad’de not aldığımda, bu notları tekrar dönüp bulmak ve yararlanmak daha kolay oluyor.  Bu nedenle, toplantılarda notlarımı gittikçe daha fazla iPad’le almaya başladım.  Çok yazmam veya hesap yapmam gerekiyorsa – ya da risk kaldırmayacak bir durumsa – seçimim hâlâ kalem-kağıt.

Yine de, bir iPad’iniz varsa, bunu mutlaka denemeniz lazım…

Bu serideki diğer yazılar:

Beğendiğim iPad/iPhone (iOS) Uygulamaları – 4: Seyahat Uygulamaları

Beğendiğim iPad/iPhone (iOS) Uygulamaları – 2: Verimlilik Uygulamaları

Beğendiğim iPad/iPhone (iOS) Uygulamaları – 1: İçerik Derleyiciler ve Dergiler

Fotograf Makinelerinde Dönüşümün Habercisi: Sony RX1

Resimdeki fotograf makinesinin full frame boyutunda bir sensöre sahip olduğuna inanabiliyor musunuz?

Sony’nin yeni “aynasız” DSLR makinesinin sensör boyutu, Canon 5D Mark III ve Nikon D800 ile aynı.  Maliyeti de Leica’ların çok altında.

RX1 ne yazık ki sabit bir objektifle geliyor, ama objektifi değiştirilebilir modellerin yakında olduğunu tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok herhalde.

Canon ve Nikon’cuları kızdırmak istemem, ancak kilolarca malzemeyi yanınızda taşıma zorunluluğu yakında ortadan kalkacak gibi…

RX1 Eylül sonundaki Photokina’da duyuruldu.  Çok yeni olduğu için hakkındaki yorumlar henüz sınırlı.  Aşağıdaki DPReview makalesi yine de bir fikir veriyor.

http://www.dpreview.com/previews/sony-cybershot-dsc-rx1

Girişimciler için Teşvikler – 2: Döviz Kazandırıcı Hizmetler için Destek

Eylül ayında, “Döviz Kazandırıcı Hizmetlerin Desteklenmesi Hakkında Tebliğ” yayınlandı.  Tebliğde yer alan desteklerin çoğu daha önce de değişik şekillerde mevcuttu, ancak bu tebliğ ile hem destekler bir araya getirilmiş ve bir miktar iyileştirilmiş oldu, hem de hükümetimiz bazı faaliyetleri ve sektörleri döviz kazanımı için stratejik olarak gördüğünü ve destekleyeceğini ortaya koymuş oldu.  Bu konumlama, bence desteklerin niteliğinden daha önemli.

Desteklenen faaliyet ve sektörler şunlar:

  • Sağlık Turizmi
  • Bilişim Sektörü
  • Film Sektörü
  • Eğitim Sektörü

Ben de bu sektörlerin  sadece kazandırdıkları döviz açısından değil, Türkiye’nin yurtdışında tanıtımı açısından da ülkemiz için stratejik olduğuna inanıyorum.  Tebliğin tanıtımı için Ekonomi Bakanımız Sn. Zafer Çağlayan’ın da katıldığı bir toplantıda sektör temsilcisi olarak konuşmak ve bu görüşlerimi aktarmak imkanı buldum.

Tebliği ekte bulabilirsiniz.  Umarım yararlı olur.

Döviz Kazandırıcı Hizmet Ticaretinin Desteklenmesi Hakkında Tebliğ

Ruh ve Akıl Sağlığınız için Haber Orucu

Muasır medeniyetin sıkıntılı yönlerinden birisi, sürekli haber bombardımanı altında olmak.   Televizyondaki “az sonra”lar, radyolar, yazılı basın, internet haber siteleri, facebook, twitter, youtube, haber derleyen aplikasyonlar…

Bu bombardıman bizden çok şey alıp götürüyor:

–          Zaman.  Günde kaç dakikanızı haber peşinde geçiriyorsunuz?  Haber sitelerinin ancak klikleyerek görmenize izin verdiği kaç haberin peşinden koşuyorsunuz?  “Az sonra”lar için kaç reklam kuşağı bekliyorsunuz?

–          Moral.  Haberin iyisinin meraklısı yok.  Türk basınının sansasyonculuğu da tavan yapmış durumda.  Sürekli, felaketler, büyük riskler, mide bulandırıcı şiddet, deve yapılan pireler.

–          Zihinsel berraklık.  Mühendislik tabirleriyle, karşılaştığımız haberlerde sinyalden ziyade gürültü var.   Gürültüye maruz kaldıkça, sağlıklı karar verme yetimizi yitiriyoruz.  Aynı yayın organında, Pazartesi günü “Altının ateşi çıkıyor,” Salı günü “Ne olacak altın yatırımcısının hali” haberlerini okuyabiliyorsunuz.  Olan biten bir şey yok; altının ons fiyatı günlük alışverişler sonucu 10-20 dolar yukarı aşağı oynuyor.  Ama okuduklarınıza inanırsanız, bir gün altın almaya koşmanız, ertesi gün altınlarınızı satmanız ve her adımda para kaybetmeniz gerek.

Çözüm, haber orucuna girerek zihninizi arındırmak.  Ben uzunca bir süredir, oruç olmasa da perhizdeyim.  Haber tüketimimi şöyle sınırladım:

–          Televizyon ve radyo haberlerini tamamen kestim.  Yazılı basından farklı olarak, istediğiniz haberi seçebileceğiniz bir format olmadığı için, televizyon ve radyo haberleri toptan zaman kaybı; bana sorarsanız.  Sunulan haberleri, bunların işleniş biçimini, yapılan yorumları söylemiyorum bile.

–          İtiraf edeyim, gün içinde internet haber sitelerine bakmadan edemiyorum.  Günün yoğunluğundan bir nevi kaçış, herhalde.  Bu siteleri ziyaretlerim genelde 1 dakikayı aşmıyor.  Başlıklara göz gezdiriyorum, “Bunu da yaptılar,” “Bu kadarına da pes artık” gibi klik avlamak için tasarlanmış başlıkları tıklamıyorum.  Gerçekten önemli bir haber varsa doğrudan veriyorlar, merak etmeyin.

–          Gazetelerle sürekli ilişkim, günde bir gazete ile sınırlı.  Evimize gazete geç geliyor, o nedenle ancak akşam görebiliyorum.  Gazetenin başına geçtiğimde, önemli sayılabilecek bir haber varsa zaten çoktan duymuş oluyorum.  Gazetenin tümüne göz gezdiriyorum, takip ettiğim bir-iki köşe yazarını okuyorum.  Basılı gazeteyi elime almanın vazgeçemediğim bir ritüel olmasının yanında başka yararları var:  Gazetenin sayfa sayısı, reklamların hangi alanda yoğunlaştığı, işlenen konular, Türkiye’de neler olup ne bittiğine dair ipuçları veriyor.  (Bir itiraf daha: Magazin ekinde harcadığım zaman, gazetenin kendisinde harcadığım zamandan az değil. :))

–          Farklı perspektifleri anlayabilmek için, arada bir farklı gazeteler alıp, onlara göz gezdiriyorum.

–          Dergileri bir müddettir iPad’den okur oldum.  Nedense daha hızlı oluyor.   Belki okuması daha zor olduğu için, okumamı gerçekten ilgi duyduğum haber ve makalelerle sınırladığımdandır.

–          Önemli gelişmeler varsa, bunları anlamak için yerli ve yabancı basında dünyaya sakin gözlerle baktığına inandığım yayınları ve yazarları okuyorum.

Yukarıda anlattıklarım, genel basın ve haberlere yönelik alışkanlıklarım.  Mesleğimle ilgili yayınları işimin bir parçası olarak görüyorum ve daha dikkatli izliyorum.

Birkaç günlük bir haber orucu denemenizi tavsiye ederim.  Sadece tatilde değil, iş günlerinde yapın bunu.   Sonra sonuçları değerlendirin: Gerçek bir bilgi eksikliğiniz oldu mu?  Olaylara daha mesafeli bakabiliyor musunuz?

Memnun kalacağınızı umuyorum.

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 6.1: Exit Üzerine Düşünceler – Hisse Satışı Neden, Ne Zaman, Nasıl Yapılmalı?

Amerikan usulü girişimciliğin nihai hedefi  olan “exit,” Google, Facebook gibi milyar dolarlık hikayelerin etkisiyle, popular kültürün bir parçası oldu.  “Exit” deyince herkes ne kastedildiğini anlıyorsa da yine de bir tanım yapalım:  Exit terimi, kurucuların ve ilk yatırımcıların hisselerini satarak paraya dönmeleri anlamında kullanılıyor.   Girişimcilerin çoğunun bu aşamaya kadar doğru dürüst para kazanmadığını da göz önüne alırsak, exit gerçekten önemli.   Ben bu konuyu geniş olarak ele alacağım ve farklı aşamalardaki hisse satışlarından da söz edeceğim.   Başlamadan önce, finansçı olmadığımı, şirket değerlemesi gibi teknik konulardaki bilgimin amatör düzeyde olduğunu, yazacaklarımın da bir girişimcinin deneyimlerinden ibaret olduğunu belirteyim.

İşe kuruluş aşamasından başlayalım.  “Fazla para göz çıkartır” başlıklı yazımda savunduğum gibi, işi olabildiğince az kaynakla kurmak, mümkünse işin kendisini çevireceği bir kurgu yapmak bence en sağlıklısı.  Ancak ne kadar minimuma da indirseniz, muhtemelen bir ilk yatırım gerekecek.  Kendi öz kaynaklarınız yeterli değilse, yatırımcı ortak bulmak durumundasınız.

Erken aşamada bulacağınız yatırımcı ortak büyük risk alıyor olacak.   Yatırımcı ortağın dışarıdan bir göz olarak riskleri hemen saptayacağından ve başarı şansına ilişkin iyimserliğinin sizden daha sınırlı olacağından emin olabilirsiniz.  Bu nedenle, erken safhadaki yatırımcı ortaklarınıza yatırımları karşılığında kayda değer miktarda hisse vermeniz gerekecek.

Hissedarlarınızı doğru seçtiyseniz ve yatırımcı ortağın katkısının paradan ibaret olmadığından eminseniz, bu fena bir şey olmayabilir.   Yatırımcınız, parasını yatırıp şirket hisselerini aldığında, artık o da sizin ortağınız.  O nedenle, yatırımcı ortağınızı iyi seçin.  Katkısı olmayacak, ya da tam güvenemediğiniz birine yüksek fiyattan hisse satmaktansa, dürüstlüğüne, tecrübesine güvendiğiniz, gerçekten ortağınız olabilecek yatırımcıyı tercih edin.  Doğru yatırımcının getireceği ilişkiler, fikirler, tecrübe, dayanışma, belki kritik bir anda yapacağı bir öneri, paradan çok daha değerli olacaktır.  Potansiyel ortağınızın işler kötüye gittiği bir anda nasıl davranacağını hissetmeye çalışın.  Size destek mi olacak, yoksa sizden önce panikleyip parasının peşine mi düşecek?  Bu aşamada yatırımcınız muhtemelen yakın çevrenizden gelecekse de, söylediklerim sadece şahıslar için değil, VC şirketleri gibi kurumsal yatırımcılar için de geçerli tabii ki.

Yeri gelmişken, hissenin ne kadar dikkatlice harcanması gereken bir kaynak olduğuna dikkat çekmek istiyorum.  Para, teorik olarak sınırsız; pratikte pek böyle olmasa bile.  Ancak hissenin bir sınırı var.  Şirketin %100’ünü dağıtabilirsiniz, %101’ini değil.   Şirketler ilk kurulduğunda para kıt olduğu, hisse bedava bir kaynak gibi göründüğü için, tedarikçileri hisse ile ödemek  gibi bir eğilim olabiliyor.  Para gerekliyse, kendinize gerçek hissedarlar bulun; muhasebecinizi, avukatınızı, web tasarımcınızı ortak yapmayın.

Kıt hisselerinizi gönül rahatlığıyla verebileceğiniz birileri varsa, onlar da şirket çalışanlarınız.  Başarınız çalışanlarınızın elinde.  Özellikle yeni kurulmuş bir şirketseniz, size inanan ve şirketin yeniliğinin riskini sizinle bir ölçüde paylaşan çalışanlarınız için şirket hisselerinin bir kısmını ayırın, bu hisselerin miktarını ve paylaşım yönetimini baştan belirleyin.   Anladığım kadarıyla yeni Türk Ticaret Kanunu opsiyon gibi enstrümanlara da imkan tanıyor ve manevra alanını genişletiyor.  Her koşulda, mali müşavirinize danışarak ilerleyin.

Birkaç yönetici ortak şirketi kurdunuz,  yatırımcı ortağa bir pay verdiniz, hisselerinizin bir kısmını da çalışanlarınız için ayırdınız.  Hisse hareketleriniz muhtemelen bununla sınırlı kalmayacak.  Şirketi büyütmeyi başarırsanız, şu nedenlerden ötürü yeni hissedarlara ihtiyaç duymanız muhtemel:

–          Şirketin büyümesini ek mali kaynakla desteklemek

–          Daha büyük işlere girebilmek için daha geniş bir finansal zemine kavuşmak

–          Büyüyen şirketinin, büyüyen risklerini kötü günlerde göğüsleyebilecek daha güçlü bir ortağa sahip olmak

–          Yeni pazarlara, yeni müşterilere erişebilmek

–          Güçlü bir ortakla pazara güven vermek

–          Nihai bir exit’in altyapısını hazırlamak

Yeni hissedara neden ihtiyacınız olduğunu net olarak belirleyebilirseniz, seçimi de o kadar doğru yapabileceksiniz demektir.  Belli bir büyüklüğe ulaşmayı başarmışsanız, bu aşamada kurumsal yatırımcılarla, kurumsal süreçlerden geçeceksiniz.  İleride exit ile ilgili yazacaklarım, bu aşama için de geçerli olacak büyük ölçüde.

Ara dönemde yapacağınız hisse satışı muhtemelen sermaye artışı şeklinde olacak.  Yani sizin hisseleriniz azalacak ve yeni para şirkete sermaye olacak.  Işler iyiyse ve yeni kaynak ihtiyacı sınırlıysa, belki kurucu hissedarlar veya ilk yatırımcılar da bu aşamada bir miktar hisse satabilir, ya da ilk yatırımcılar tamamen çıkabilir.

Şirketi birkaç ortak kurdunuz, hisselerin bir kısmını çalışanlara ayırdınız, yatırımcı ortağınıza hisse verdiniz; 3-5 yıl sonra yeni hissedarlarla sermaye arttırdığınızda hisseleriniz yeniden azaldı.  Hissenin ne kadar kıt bir kaynak olduğunu görüyorsunuz, değil mi?

Bundan sonraki aşama, nihai hisse satışınız, yani exit.  O da bir sonraki yazıya kaldı. J

 

Bu dizide yer alan tüm yazılar:

 

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 1: “It’s the execution, stupid!”

 

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 2: Fazla Para Göz Çıkartır.

 

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 3: Muhasebeciniz ve Avukatınız En İyi Dostlarınız Olsun.

 

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 4: İtibarınız Herşeyinizdir.

 

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 5: Görünüşünüz Kimliğinizdir.

 

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 6.1: Exit Üzerine Düşünceler – Hisse Satışı Neden, Ne Zaman, Nasıl Yapılmalı?

Girişimciler için Teşvikler – 1: TeknoGirişim Sermayesi Desteği Programı

Devletimizin girişimciler için sağladığı pek çok imkan var.  Ne yazık ki bunlara tek kaynaktan ulaşmak pek kolay değil, bildiğim kadarıyla.  Elime değişik vesilelerle bu bilgiler geçtikçe blogumda paylaşmayı planlıyorum.  Böylece hem bu bilgiyi biraz daha yaygınlaştırırım, hem de bir yerde biriktirmiş olurum diye düşünüyorum.

İlk örnek, TeknoGirişim Sermayesi Desteği Programı.  Bu desteğe başvurmuş ya da yararlanmış olan okuyucular katkıda bulunurlarsa çok yararlı olur.

Program ile ilgili dosyanın linki için tıklayın: TeknogirisimSermayeDestegi

Farklı desteklerle ilgili bilgi ve belgeleri eklemeyi sürdüreceğim.

Proje Yönetimi Üzerine Bir Deneme: Talep Edilen Değil, Gereken Çözümü Oluşturmak

Bu karikatürü daha önce görmüşsünüzdür sanırım.  Gerçek hayatta öyle örnekler yaşanıyor ki, karikatürdeki abartı hafif kalıyor diye düşünüyor insan.

Yazılım projelerinde tipiktir: Daha teklif aşamasından itibaren uzun analizler yapılır, raporlar yazılır; müşteri bu raporları onaylar, altına imza atar.  Görsel tasarımlar yapılır, onaylanır.  Ara prototipler gösterilir.  Ne var ki, gün kabul günü olduğunda, müşteri istediği ürünün bu olmadığına karar verir.  Proje yöneticisi  tasarım raporlarının, toplantı tutanaklarının altındaki imzalara dikkat çeker; ama müşterinin daha güçlü bir argümanı vardır: Kullanamayacağı bir ürünü teslim almasının anlamı yoktur.  Değişiklikler, ek bütçe ve zaman üzerinde tartışılır ve üretilenle ihtiyaç arasındaki mesafe çok fazla değilse bir hal yolu bulunur.

Yazılımın doğası gereği nihai ürünü gözünüzde canlandırabilmek, spesifikasyon oluşturmak kolay değil; ama bu sorunlu durumun yazılım projeleri ile sınırlı olduğunu sanmıyorum.  Sipariş üzerine ürün hazırlanan çoğu ortamda, az veya çok, benzer sorunlar olsa gerek.

Yukarıda tarif ettiğim senaryoyu sürekli yaşamış olan biri olarak, olası nedenler ve çözüm yolları üzerine çeşitli fikirler duydum.  Yazılımcılar, müşterinin ancak proje bitince ve nihai ürünü ilk defa kullanınca analize gerçekten kafa yormaya başladığını düşünürler.  Onlara göre müşteri, ya tembellikten, ya da ihtiyacını tam dillendiremediğinden, analize gereği gibi katılmamış, ancak kabul günü geldiğinde dikkatini sürece tam olarak vermeye başlamıştır.  Müşterinin görüşü ise farklıdır: Yazılımcılar, müşterinin ihtiyacının ne olduğunu anlayacak, onu yönlendirecek, hatalardan koruyacak uzmanlığa sahip olmalıdır.  Nihai ürünün bazı yönlerinin gerçek hayatla bağdaşmadığı müşteri için o kadar açıktır ki, yazılımcıların böyle bir ürün üretebilecekleri aklına bile gelmemiştir.

Bu açmazı çözebilmek için iki yol denenir: Müşterinin önüne nihai ürünün taslaklarını olabildiğince hızlı ve sık getirip, onu sürece katmayı ve analizi sürekli teyit etmeyi, iyileştirmeyi öneren iteratif yöntemler işe yarar mutlaka.  Diğer yol ise, projeyi bütçelerken hedeften bir miktar şaşma ve yeniden düzenlemeyi göz önüne alıp, zaman ve parayı buna göre belirlemektir.

Aşağıda linkini verdiğim makale, meseleye farklı bir açıdan bakmamı sağladı.  Zorluk belki de ilk tanımın ne kadar doğru ve eksiksiz yapılıp yapılmadığı değil; bundan daha derin.   Müşteri projenin bir sorununa çözüm olmasını istiyor.  Bu amaçla tasarlamaya çalıştığı çözüm, analize dönüşüyor.   Proje ekibi, bu çözümü tam ve eksiksiz gerçeklediğinde projeyi başarılı kabul ediyor.  Ancak, projenin gerçekten başarılı olabilmesi için analize konu olan çözümü gerçeklemesi değil; müşterinin sorununu çözmesi lazım.  Bu iki nokta arasında da kimi zaman küçük, kimi zaman büyük bir fark var.

Öyleyse bu açmazdan çıkabilmek için, projenin kurgusunu toptan değiştirmek, proje ekibine hayata geçirilecek bir çözüm tarifi değil, çözülmesi gereken problemi vermek gerek.  Örneğin, ihtiyaç stok maliyetini %10 düşürmekse, projenin tanımlanan amacı bu hedefi gerçekleştirmek olmalı; birilerinin bu hedefe ulaşmak için tasarladığı bir çözümü aynen hayata geçirmek değil.

Bu kurgu, bütün paradigmayı değiştiriyor.  Proje ekibi çözümü kendisi arayacak, farklı denemelerle yolunu çizecek; belki ilk düşünülenden çok başka çözümler üretilecek.  Stok maliyeti düştüyse, proje tartışılmaz biçimde başarılı olacak; nihai ürünün uygunluğu hedefe olan yakınlığı ile ölçülecek.

Bu yaklaşımı uygulamak yapısal olarak kolay değil.  Bir tanıma karşılık fiyat almak; tanımlanan çözümün tesliminde ödeme yapmak basit ve anlaşılır bir süreç.   Bir soruna birlikte çözüm aramak, farklı disiplinlerden gelen kişilerin gerçek bir takım olarak çalışması ve güvene dayalı, açık bir ilişki demek.  Bu terkibi tutturabilmek şirket içi projelerde bile kolay değil; iki veya daha fazla şirket söz konusuysa iyice zor.  Ama başarılabilirse, ortaya sadece müşterinin isteğini yerine getiren değil, derdine gerçekten deva olan projeler çıkar.

Aşağıdaki makalenin çizgisi benim yazımla tam paralel değilse de bana ilham kaynağı oldu:

A Better Project Model than the “Waterfall”

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 5: Görünüşünüz Kimliğinizdir.

Özellikle teknik kökenli girişimcilerde, işin içeriğine konsantre olup, dışarıdan nasıl göründüğünü göz ardı etme, en azından ikinci plana atma eğilimi kuvvetli oluyor.   Ancak hepimiz müşteri olduğumuz durumlardan biliyoruz ki, muhatabımızın bize sunduğu görünüm;  onunla çalışma isteğimizden, ödemeye hazır olduğumuz ücrete kadar, ilişkinin pek çok boyutunu etkiliyor.

İtibar üzerine yazdığım yazıda, yarattığınız algının farkında olmanın ve imajınızı aktif olarak yönetmenin önemine değinmiştim.   Bu yazıda görünümün  ve yaratılan algının önemini vurgulamak ve bu konunun değişik yönlerini açmak istiyorum.

Görünümünüzü, havalı söylenişiyle imajınızı, yönetmek için bence şunlara dikkat etmeniz lazım:

  1. Öncelikle, kim olduğunuzu, ne değer sunduğunuzu iyi düşünün ve saptayın.   Sonra da tüm görünümünüzün ve mesajlarınızın bu kimlikle uyumlu olduğundan emin olun.  Yaptığınız iş köşe başında bakkallıksa, kimliğiniz bundan mı ibaret, yoksa asıl hedefiniz insanlara en taze, en güzel gıda ürünlerini, günün her saatinde sunan komşuları mı olmak, karar vermek lazım.  Eğer ikincisini yapmaya hazırsanız ve görünümünüzü, bu kimlikle uyumlu kılabiliyorsanız, müşterilerinizin sizi tercih edeceğinden ve işinizin küçük bir bakkal dükkânıyla sınırlı kalmayacağından emin olabilirsiniz.   Bu blogun okurlarına daha yakın bir örnek vermek gerekirse:  Şirketiniz program mı yazıyor, yoksa x sektöründeki kurumların daha rekabetçi olabilmesi için onların sorunlarına çözüm getiren bir iş ortağı mı?  Eğer ikincisini kimliğiniz olarak benimsiyorsanız, söylemleriniz, görünümünüz, bu kimliği yansıtmak için nasıl değişmeli?
  2. İşin bir de, “olduğun gibi görün” yönü var.  İletişimde samimiyet ve dürüstlük herşey.  Günümüzün şişirilmiş görüntüler dünyasında uçuşan mesajlara kanmayın; yükselen değer samimiyet.   Güçlü yönlerinizi ön plana çıkartmak, bunların müşteriye yararını biraz abartmak, zayıf yönlerinizden söz etmemek değil sözünü ettiğim.  Bunlar eşyanın tabiatında var.  Yeter ki, kendinizi olduğunuzdan farklı konumlamaya çalışmayın.  10 kişilik şirketseniz, uluslararası holding havalarına girmeyin.  Bunun yerine, 10 kişilik şirket olmanızın getirdiği katma değere odaklanın ve bunu anlatın.
  3. Derli toplu olmak – veya eksikliği – mutlaka bir izlenim bırakıyor.   Evet, anneniz odanızı toplamanızı istediğinde haklıydı.  Karmakarışık, tozlu parçaların sağa sola atılmış olduğu tamircilere hepimiz girmişizdir.  Cihazınızın tamir edileceğinden değil, bıraktıktan sonra yeniden bulunabileceğinden bile şüphe edersiniz.  Fiziksel bir ürününüz yoksa da durum değişmiyor.  Ofisinizin, dokümantasyonunuzun derli topluluğu, teklifinizin görünümü, vermeyi vaat ettiğiniz hizmetin kalitesiyle ilgili ipuçları veriyor.  Sizin ve ekibinizin kılık-kıyafeti de buna dahil.  Kişisel bakımdan söz etmeye gerek bile yok diyeceğim, ama ne yazık ki gerek olduğunu kanıtlayan yeterince örnek gördüm.
  4. Steve Jobs hepimize tasarımın önemini öğretti.   Sadece ürünlerinizin değil,  ofisinizin, antetli kağıtlarınızın, pazarlama malzemenizin tasarımı da mesajınızın bir parçası.    Özellikle mühendislerin, işi ucuza getirmek için tasarımı kendileri yapma refleksinden uzak durun.  Kendimden biliyorum; cetvel tutabilmek tasarım yapabilmek anlamına gelmiyor.
  5. Ürünlerinizin, ofisinizin, web sitenizin, basılı malzemenizin sadece düzgün tasarlanmış olduğundan değil, tasarımın kimliğinizle uyumlu olduğundan da emin olun.  Salaş kebapçı olarak da, McDonalds olarak da başarılı olabilirsiniz; yeter ki hangi işte olduğunuzu bilin ve görünümünüzü kimliğinizle uyumlu kılın.

Görünümünüzün, sadece muhataplarınız üzerinde değil, sizin üzerinizde de belirleyici bir etkisi var.  İnsanlara değişik kostümler giydirip, çevreleri üzerindeki etkiyi ölçen deneylerde görmüşler ki, sadece çevre değil, kostümü giyen de giydiğinden etkileniyor.  Takım elbise giyen daha ciddi, üniforma giyen daha otoriter oluyor.  Demek ki, görünümümüze özen göstererek, öykündüğümüz kimliğin içini gittikçe daha fazla doldurabileceğiz.

Son olarak, kimliğinizin ve buna bağlı olarak görünümünüzün sürekli evrim içinde olduğunun altını çizmek isterim.  İnsanlar, şirketler, içinde bulundukları koşullar, moda, sürekli değişiyor.  Başarılı girişimcinin bu değişimlerin farkında olması ve kimliğini ve görünümünü sürekli yoğurması, hatta yeniden yaratması gerek.

Bu dizide yer alan tüm yazılar:

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 1: “It’s the execution, stupid!”

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 2: Fazla Para Göz Çıkartır.

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 3: Muhasebeciniz ve Avukatınız En İyi Dostlarınız Olsun.

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 4: İtibarınız Herşeyinizdir.

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 5: Görünüşünüz Kimliğinizdir.

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 6.1: Exit Üzerine Düşünceler – Hisse Satışı Neden, Ne Zaman, Nasıl Yapılmalı?

Hırvatistan Tatili – Sony Nex 7 ile İlk Fotograflar

20120816_00023.jpg20120816_00027.jpg20120816_00032.jpg20120816_00034.jpg20120816_00034-2.jpg20120817_00039.jpg
20120817_00042.jpg20120817_00053.jpg20120817_00054.jpg20120817_00069.jpg20120818_00086.jpg20120818_00091.jpg
20120818_00093.jpg20120818_00098.jpg20120818_00099.jpg20120818_00100.jpg20120818_00101.jpg20120818_00102.jpg
20120818_00104.jpg20120818_00106.jpg20120818_00107.jpg20120818_00114.jpg20120818_00117.jpg20120818_00118.jpg

Croatia 2012, a set on Flickr.

Bu yaz üçüncü kez Hırvatistan’da yelkenli tatili yaptık. Önceki iki tatil, arkadaşlarımızla toplam iki tekne idik, bu yaz tekne sayısı üçe çıktı.

Yılda zaten bir hafta-on güne sığan tatilimi üç kez aynı yerde yapmamdan anlayacağınız gibi, Hırvatistan tatili keyifli. Hırvatistan’a hala vize yok (yakında Avrupa Birliğine giriyorlar, yani bunlar son demler); maliyet, Türkiye’de benzer bir tatilin maliyetine benzer noktada; denizi ve doğası çok güzel; özellikle tekne ile dolaşırsanız, en kalabalık dönemde bile kendinize nispeten tenha yerler bulabiliyorsunuz. Sonuçta, 57,000km2 yani 10 İstanbul kadar alanda 4,5 milyon insan yaşıyor. Üzerine ne kadar turist eklerseniz ekleyin, yer kalıyor.

Hırvatistan’ın asıl farkı ve güzelliği ise, Dalmaçya adaları olarak bilinen onlarca adanın neredeyse her birinde birbirinden hoş, tarihi, küçük kasabaların olması. İyice turistik olan birkaç tanesini hariç tutarsanız, bu adalarda yaşam sakin. Bana İstanbul’un, özellikle İstanbul adalarının eski zamanlarını hatırlatıyor.

Hırvatların sırrı, adalarını, küçük kasabalarını, yaşamlarını, doğalarını korumayı başarmış olmaları. Bazı yerlerde onların da rant peşinde biçimsiz modern yapılar inşa ettiklerini görüyorsunuz, ama en azından eski kasabaları kendi hallerine bırakmışlar. Evlerin, rıhtımların, kamu binalarının çoğu yüzlerce yıllık taş yapılar ve hala kullanımdalar. Ve tabii kaldırımlar ile sürekli imtihan edilen bir milletin çocukları olarak, yüzyılların deniz tuzlu havası ve kim bilir kaç milyon adım ile aşınmış, ama hala sapasağlam kaldırım taşları gıpta ettiriyor.

Hırvatistan’ın tarihi karışık. Uzun sure Venedik hakimiyeti altında kalmış. Osmanlılar – daha çok sahil şeridine saldırılar şeklinde – gelip gitmişler. Sonrasında Hapsburglar hakimmiş. Hırvatların Yugoslavya dönemine karşı duyguları karmaşık. Bireyselliği ezen Tito rejiminden şikayet etseler de, sanki o daha basit yaşama için için özlem duyuyorlar. Yugoslavya’nın parçalanmasından sonraki felaketlerden paylarını almışlar ve savaş anıları hâlâ taze.

Adalar kayalık. Genel olarak makilik veya çıplak. Deniz muhteşem. Yemekler çok matah değil, ama güzel yemekler – özellikle deniz mahsulleri – yemedik desem haksızlık etmiş olurum.

Gelelim fotograflara: Daha önceki yazılarımda, uzun bir seçim sürecinin sonunda yeni bir Sony Nex-7 “aynasız” fotograf makinesi aldığımdan söz etmiştim. Bu makine ile ilk fotograflarımı çektim. İzlenimlerimi aşağıda paylaşıyorum; fotograflara flickr link’inden bakıp kendi görüşünüzü oluşturmanız muhtemelen daha sağlıklı. Flickr’daki resimler RAW çekildi ve Adobe Lightroom’da işlendi.

  • Makinenin hafifliği ve küçüklüğü muhteşem. Sürekli yanınızda taşımaktan hiç gocunmuyorsunuz.
  • Renklerini ve sensörün 24mp çözünürlüğünü beğendim.
  • Resimlere bakınca, fokusta bazen zorlanmış olduğumu gördüm. Makinenin zaafından çok, benim acemiliğim muhtemelen.
  • Sokak fotografçılığı zevkli. Bel hizasında tutup, katlanır ekranı yoluyla çekim yapabiliyorsunuz. Küçük olduğu için çevrenin pek dikkatini çekmiyor.
  • Manzaralarda da, portrelerde de fena sonuç vermedi bence.
  • Görebildiğim kadarıyla asıl zayıf nokta, objektif. Makine ile satılan 18-50mm kit lens çoook yavaş. (f3.5-5.6) Bereket Sony yeni objektifler çıkartıyor. Para harcamak gerekecek.
  • Düşük ışık performansı konusunda kararsız kaldım. Yüksek ISO’larda durum pek iç açıcı değil, bana sorarsanız. Farklı objektiflerle denedikten sonra daha iyi bir kanaat oluşabilir.
  • Sensör tozu – daha doğrusu sensör lekesi – sorunum oldu. Lekelerin bir kısmını kendim temizleyemedim, Sony yetkili servisi sensor üzerindeki koruyucu filtrede kalıcı bir iz olduğunu söyledi. Makineyi aldıktan sonra ojektifi monte etme dışında sensörün önünü açmadığım için masum olduğumu düşünüyorum. Garanti altında tamire gönderdim, bakalım ne çıkacak. Internetteki araştırmamda bu soruna sahip başka kimse bulamadım, benim bahtsızlığım sanki.

Genel kanaatimi sorarsanız, memnunum. Karşılaştırmalı bir görüş değil, tabii ki, ama bu makinenin kimseyi pişman edeceğini sanmıyorum.

Pazarlık Stratejisi: Fiyatı İlk Söyleyen Taraf Olmak Avantajlı mı?

Pazardan domates alırken, yeni bir iş teklifinin ücret paketini görüşürken, bir satışın sözleşme koşullarını müzakere ederken veya savaş sonrası mütareke yaparken hep pazarlık söz konusu.   İş ve özel hayatımız pazarlıklar üzerine kurulmuşken ve pazarlıkların sonuçları bazen ülkelerin geleceğini belirlerken, pazarlık stratejilerine kafa yormakta yarar var.

Pazarlıkta amacın iki tarafın da masadan memnun ayrılması olduğu söylenir.  Evet, sonucun adil olmasını ve karşı tarafın da haklarının gözetilmesini istiyoruz; ama bu arada kendi pozisyonumuzu maksimize edebilirsek fena olmaz herhalde.  Bu maksimizasyona giden yol, pazarlığın ilk adımı olan ilk bildirimle başlıyor.   Pazarlığın başlayabilmesi için, taraflardan birinin fiyat söyleyerek pazarlığı “açması” gerekir.   Pazarlığı açan biz mi olalım, yoksa ilk hamleyi karşı taraftan mı bekleyelim?  Karşı tarafın elini görmeden ilk bildirimi yaparsak, kendimizi gereksiz yere kendi varsayımlarımıza kısıtlamış mı oluruz?

Gözlemim, daha az deneyimli veya çalışmaya daha az yatkın olanların açılışı genellikle karşı tarafa bıraktıkları yönünde.  Böyle davranarak kendilerini dezavantajlı pozisyona koyduklarının farkında değiller, ne yazık ki.  Pazarlığı açan, bu açılışla bir çerçeve çizmiş oluyor ve sonraki görüşmelerin yönünü belirliyor.  Özellikle karşı taraf tecrübeli ve hazırlıklı değilse, pazarlık, ortaya ilk koyulan koşullar etrafında oluşuyor.  Karşı taraf bu koşullardan taviz aldığında kendisini başarılı addediyor.

Burada önemli kural, açılışta bildirdiğiniz koşulların makul zeminde olması.  100TL’lik bir ürüne 1000TL isteyerek pazarlığı açmak belki karşı tarafın pazarlık masasına oturmaması sonucunu doğuracak; en azından iyi niyetiniz sorgulanacak.  Farkın bu kadar belirgin olmasına da gerek yok.  Kapalı Çarşı usulü pazarlıktan uzak durmakta, pazarlığı makul sınırlar içerisinde tutmakta ilişkinin geleceği açısından da yarar var.

Peki, pazarlık edilen konuda yeterli bilginiz yoksa, yani makul koşulların ne olduğunu bilmiyorsanız ne yapmalısınız?  İlk defa aldığınız bir ürün veya hizmette durum çoğu zaman böyle.  Bu durumda ne yazık ki çareniz yok; ilk hareketi karşı taraftan bekleyeceksiniz.  Ancak daha akıllı strateji, pazarlık öncesi araştırma yapıp bilgi eksikliğini gidermek ve masaya hazırlıklı gelmek. 

Bilim adamları yememişler içmemişler, ilk açılışı yapma stratejisinin neden işe yaradığını araştırmışlar.  Cevabı, aşağıdaki makalede.

When to Make the First Offer in Negotiations