Türk Bilişim Sektörüne İlişkin İyi Bir Kaynak: Bilgi Toplumu Stratejisi Mevcut Durum Raporu

Türk Bilişim sektörüne ilşkin güvenilir veri bulmanın zorluğu biliniyor.  Özellikle yazılım ve hizmet segmentlerine ilişkin detaylı bilgi iyice sınırlı.  TÜBİSAD’ın geçen yıl başlatmış olduğu Veri Merkezi çalışması bu eksikliği belli oranda giderecek diye umuyorum.

Bu arada, Kalkınma Bakanlığı Bilgi Toplum Stratejisinin yenilenmesine yönelik bir çalışma başlattı.  Bu çalışma kapsamında McKinsey şirketinin hazırladığı mevcut durum raporu, gerek dünyada gerekse Türkiye’de Bilişim sektörünün durumunu ortaya koyarken karşılaştırmalı bir analiz yapıyor.  Raporda önemli bulduğum bir yenilik, hizmet segmentine kurumlara ait bilişim gruplarının ve şirketlerinin ürettiği hizmetin de dahil edilmiş olması.  Buradan, bilişim hizmetleri segmentinin Türkiye’de belki de sanıldığı kadar küçük olmadığı, kurumlar dışarıya iş vermek yerine kendi işlerini kendileri yaptığı için bilişim şirketlerine kalan payın küçük olduğu sonucu çıkıyor.

Bu yararlı rapordan ve aşağıdaki linkteki diğer dokümanlardan yararlanacağınızı umarım.

Mevcut Durum Raporu

Akış: Yüksek Performans ve Mutluluğun Sırrı

Yüksek performans ve mutluluğun sırrına erebilmek için önce Mihaly Csikszentmihaly adını teleffuz edebilmek gibi zor bir görevimiz var.  Bu ilginç isimli, Macar asıllı psikolog/bilim adamının “Flow: The Psychology of Optimal Experience” kitabı, beni çok etkileyen çalışmalar arasında.

Csikszentmihaly, sanatçıların işlerinin başındayken kendilerini unutarak tüm konsantrasyonlarını işlerine nasıl verdiklerini araştırmış.  Bu araştırmaların sonucunda, aslında hepimizin bir şekilde tanıdığı bu ruh halini “Akış” adını vererek tanımlamış.

Suyun akışına benzetilen bu hali çocukluktan hatırlıyor olabilirsiniz, ya da çocuklarınızda gözlemleyebilirsiniz.  Küçük çocuklar oyun oynarken, kitap okurken kendilerinden geçiyorlar.  Acıktıklarının, hatta tuvalete gitmeleri gerektiğinin bile farkına varmayabiliyorlar; seslendiğinizde sizi duymuyorlar.  Yaşlar ilerledikçe ve konsantrasyon çeşitli sorumluluk, endişe ve arzular arasında parçalandıkça, bu akış hali seyrekleşiyor.  Ancak çok severek yaptığınız bir iş ya da hobiniz varsa aynı deneyimi yaşayabiliyorsunuz.

Csikszentmihalyi, akış halinin insanın optimal hali olduğunu söylüyor.  Bu haldeyken, tüm enerjinizi ve konsantrasyonunuzu o ana ve o an yaptığınıza veriyorsunuz.  Ego ortadan kalkıyor, zaman akıp gidiyor, yaptığınız işi bir amaç uğruna değil kendisi için yapar oluyorsunuz.  Performansınız en üst düzeye çıkıyor, yüksek bir tatmin duygusu yaşıyorsunuz.   Csikszentmihalyi’ye göre gerçek mutluluk bu.

Profesyonel sporcular ya da sanatçılar, sürekli akış halinde kalabildikleri müddetçe mesleklerinin zirvesine tırmanıyorlar.  Biz faniler de, akış halini tanımayı öğrenir ve kendimizi bu hale sokabilirsek, performansımızı ve hayattan aldığımız zevki o denli yükseltebiliriz.

Akışa girmenin üç koşulu var:

  • Yaptığınız işin net bir hedefi olmalı ve ilerlemeyi sürekli görebilmeli/hissedebilmelisiniz.
  • Yaptığınız işten anında geribildirim alabilmelisiniz.
  • Yaptığınız iş sizi biraz zorlamalı, ama kendinizi zorlayarak başarabileceğiniz hissine sahip olmalısınız.

Sevdiğiniz bir sporu yaparken, satranç oynarken, hatta bazen bozulmuş bir aleti tamir ederken bu koşullar yerine geliyor ve kopup gidiyorsunuz.  Bazı meslekler, örneğin yazılım geliştirme, akış haline kolayca geçmek için uygun koşullar sağlıyor.

Acayip isimli bilim adamımızın söylediklerinden kendimize ne pay çıkartabiliriz?  Benim çıkarttığım şu: Keşke hayatımızın tümünü, bizi sürekli akışta tutacak faaliyetlerle geçirebilsek.  Çoğumuz için bu çok pratik olmadığına göre yapmamız gereken; akış halini tanımak, en azından kendimize ait zamanlarda bizi akışa sokacak faaliyetleri bulmak ve bunlara ağırlık vermek, işimizde de kendimizin ve bizimle çalışanların görevlerini akış prensiplerine göre düzenlemeye çalışmak.

Müzik, spor, ibadet, oyunlar, akışa girmeyi kolaylaştıran, muhtemelen de bu nedenle bu kadar yüksek tatmin hissi veren faaliyetler.  Bu faaliyetleri yaşamımıza daha fazla katarak, yaşam kalitemizi arttırabiliriz.  İşte de, kendimiz ve diğer çalışma arkadaşlarımızın görevlerini tasarlarken, görevin zorluk derecesinin yapacak kişiye uygun – ne çok kolay, ne aşırı zor – olmasına, hedeflerin net tanımlanmasına, ilerlemenin kolayca görülebilmesine, işin kendisinden ve paydaşlardan anında geribildirim alınacak şekilde tasarlanmasına özen gösterebiliriz.

Zamanınızın su gibi akarak, mutlulukla geçmesi dileğiyle;

80-20 Prensibi

80-20 prensibini duymayanınız yoktur sanıyorum. 20. yüzyılın başlarında İtalyan ekonomist Pareto’nun gözlemlerinden yola çıkarak ortaya koyduğu bu prensip, hayatın hemen her alanında geçerli gibi. Pareto, önce İtalya’daki arazilerin %80’inin nüfusun %20’sine ait olduğunu saptamış. Bahçesindeki bezelyelerin %80’inin bezelye bitkilerinin %20’sinden geldiğini de görünce, bu işte bir iş olduğunu anlamış.

Gerçekten de, o zamandan beri yapılan pek çok analiz bu prensibin şaşılacak derecede farklı alanlarda geçerliliğini koruduğunu gösteriyor. İşletmeciler, kârın %80’inin, müşterilerin %20’sinden geldiğini çok iyi bilirler örneğin. Benim bu yazıda dikkatinizi çekmek istediğim husus ise, 80-20 prensibinin belki yaşamanızda da geçerli olabileceği.

21. yüzyılın iş hayatı, sürekli meşgul olmak demek. Boş bir anımız yok. Toplantılar, müşteri ziyaretleri, elektronik postalar, telefonlar, yazılacak raporlar, planlama faaliyetleri, eğitimler… Tüm gününüzü, belki de gecenizi dolduran bu faaliyetin ne kadarı gerçekten verimli? Hepsinin verimliliğinin eşit olmadığı açık sanıyorum. 80-20 prensibi bu soruyu cevaplıyor: Yaptıklarınızın %20’si, sonuçların %80’ini sağlıyor.

Bunun ne anlama geldiğini düşünün: Yüksek verimli %20’de harcadığınız 1 birimlik efor, 4 birim sonuç alıyor. Geri kalan zamandaki 1 birim eforunuzun karşılığı ise 0.25 birim. Bazı faaliyetleriniz – ki bunlar azınlıkta – diğer faaliyetlerinizden 16 misli daha verimli!
İşletmelere, kârlarının %80’nini üreten %20 müşteriye daha fazla eğilmeleri, diğer müşterilere harcadıkları eforu azaltmaları ya da bu müşterilerden vazgeçmeleri önerilir. Siz de, en verimli faaliyetlerinizi saptayabilir, bunları genişletebilir, verimsiz faaliyetlerinizi azaltabilirsiz. Bu fikri uç noktaya taşıyalım: Verimli %20 faaliyetinizi doğru saptarsanız, zamanın %80’ini boş geçirseniz bile, kaybınız sadece %20.

Tabii bu basitleştirilmiş analizde sorunlar var: Maaşlı bir işte çalışıyorsanız, bunları yaparım, bunları yapmam demek çok mümkün olmayabilir. Üstelik, en verimli faaliyetlerinizi tam ve doğru olarak saptamak da kolay değil. Yine de, bu bakış açısının önemli ve yararlı olduğunu düşünüyorum. Kolay başarı elde ettiğiniz alanlara ve faaliyetlere odaklanıp bunları genişletirseniz, 80-20 prensibinin kaldıraç etkisinden yararlanabilirsiniz. Sadece kendi işinize değil, içinde bulunduğunuz organizasyonun faaliyetlerine de bu şekilde yaklaşarak ağırlığın doğru yerlere verilmesini, boşa çekilen küreklerin terkedilmesini sağlayabilirsiniz.
80-20 prensibini iş ile sınırlamaya gerek yok. Boş zamanınızda yaptıklarınızın %20’si size en çok mutluluğu veriyor muhtemelen. Arkadaşlarınızın da %20’si. Bu %20’lere harcadığınız zamanı arttırmak iyi bir fikir olabilir.

80-20 prensibini kişisel alanda işletmelerdeki kadar katı uygulamak mümkün değil tabii ki. Ancak başta zaman olmak üzere kaynakların nerelere harcandığı ve ne sonuçlar alındığına bu gözle bakmaya başlarsanız, hayatınızı kolaylaştıracağınız, verimliliğinizi arttıracağınız, belki de daha mutlu hissedeceğiniz kuşkusuz. Bu prensipten yaralanın. x16 az bir kaldıraç değil sonuçta.

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 6.2: Exit Vakti Gelip Çattığında…

Genç Girişimciye Tavsiyeler dizisinin bu son yazısında, sıra artık girişimcinin hisselerini satarak “exit” etmesine ve para kazanmasına geldi.

Önce zamanlamayı tartışmak istiyorum.  Bazı girişimciler, şirketi kurdukları andan itibaren “çakıp çıkmak” hesabı yapıyorlar, bazıları ise isterse küçük kalsın, yeter ki benim olsun anlayışında.  Bence, hisselerinizi satma zamanınızın gelmesi aşağıdaki koşulların gerçekleşmesi demek:

  • Girişimcilik stresini daha fazla taşıyamadığınızda;
  • Vizyonunuz şirketi daha fazla ileriye götürmeye yetmediğinde;
  • Şirketin geldiği büyüklüğün getirdiği finansal ihtiyaçlar sizi iyice aştığında,
  • Daha büyük bir yapının desteği olmadan pazarda ilerleme imkanlarınız daraldığında;
  • Ya da bu kadar bana yeter deyip hayatınızı değiştirmek istediğinizde

exit vakti geldi demektir.

Tabii exit zamanlamasının bir de aradığınız değeri bulma tarafı var.  Şirketin belli bir hacme ve kârlılığa ulaşması bu açıdan belirleyici.

Exit için şartlar oluşmuşsa, en önemli soru, alıcının kim olacağı. Exit’te teorik seçenekler halka arz, stratejik satış ya da yatırımcıya satış.  Bu yazının okuru girişimciler için pratik seçeneğin stratejik satış olacağını düşünüyorum.  Halka arz için şirketi epey büyütmüş olmak lazım.  Yatırımcıya satarak tam bir exit yapmak da daha düşük bir olasılık.  Muhtemel senaryo, sizin sektörünüzde ya da size yakın bir faaliyet alanında, sizin sahip olduğunuz müşterilere, fikri mülkiyete, pazar payına ya da elemanlara erişmek isteyen bir şirketin hisselerinizi devralması.

İşte işin en zor kısmı bu alıcıyı bulmak.  Standart yöntem, bir danışmanlık firmasına bu görevi vermek ve sistematik bir arayışa girişmek.  Son yıllarda biraz artmış olsa da, Türkiye’de alım satım işlemleri çok sıklıkla olmuyor, alıcı deyince de akla daha çok Türkiye’ye ilgi gösteren yabancı firmalar geliyor.  Arayışınızın sonuç verip vermemesi konjonktüre çok bağlı.  Türkiye’ye ilginin yoğun olduğu bir dönemse, içinde bulunduğunuz segment hareketliyse, şansınız doğal olarak daha yüksek.

Şansınızın daha yüksek olduğu bir başka alıcı kitlesi, ilişkide olduğunuz şirketler.  Müşterileriniz, altyüklenimcisi olduğunuz büyük şirketler, çözüm ortağı olduğunuz firmalar.  Bu nedenle, işinizi son dakikaya bırakmamakta, olası alıcılarla ilişkilerinizi önceden geliştirmekte, onların ihtiyaçlarını tahmin ederek şirketinizi buna göre şekillendirmekte yarar var.

Alıcı adayı ortaya çıktıktan sonra önünüzde zorlu bir süreç olacak:

–       Şirketiniz, “due diligence” adı verilen mali, hukuki, teknik incelemelerden geçecek.  Bu incelemelere son dakikada hazırlanmak kolay değil.  Şirketinizin kurulduğu dönemdeki raporlama eksikleri, yüklenmiş olduğu riskler bile incelemenin başarısızlıkla sonuçlanması için yeterli olabilir.   Bu nedenle, girişimcilere verebileceğim en önemli tavsiye, şirketin ilk gününden itibaren her şeyi usulüne uygun yapılması, düzgün dokümante edilmesi ve arşivlenmesi.   Her şeyiniz şeffaf değilse, özellikle kurumsal alıcının risk algılayıp alımdan vazgeçmesi muhtemel.

–       Satış fiyatı pazarlık edilecek.  Fiyat belirlemek için çeşitli finansal modeler, teknik çalışmalar var.  Ancak her pazarlıkta olduğu gibi, iş alıcının ve satıcının beklentilerinde bitiyor.  Sonradan bir hayal kırıklığı yaşamamak için bu beklentileri erken aşamada test etmekte yarar var.

–       Satış sonrası sizin ve anahtar çalışanların durumu mutlaka konuşulacak.  Alıcı, sizin bir müddet daha yönetimde kalmanızı isteyebilir, anahtar çalışanlarınızın ayrılmayacağına dair güvenceler talep edebilir.

Alıcıyı bulmak için olmasa bile, satış sürecini yönetmek için iyi bir danışmana ihtiyacınız olacak.  Artık Türkiye’de bu hizmetleri veren, değişik sektörlerde uzmanlık kazanmış yeterli sayıda firma var.

Exit’le ilgili olarak anlatmaya çalıştıklarımdan bence en önemlileri, erken tarihten itibaren işinizi düzgün ve dokümante bir şekilde yürütmeniz ve şirketinize alıcı olabilecek, ya da sizi alıcılara yönlendirebilecek bir ilişki ağı oluşturmanız.  Şirketinizi satmaya niyetiniz yoksa da bunları yapın; faydasını görürsünüz mutlaka.  🙂

Genç Girişimciye Tavsiyeler yazı dizisini burada tamamlarken tüm girişimcilere başarılar dilerim.  Bu yazı dizisini okuyacak kadar ilgili, ama henüz girişimci değilseniz:  Girişimcilik her türlü zorluğuna ve stresine rağmen keyifli ve heyecan verici; aklınızın bir köşesinde varsa, yaşamınızın bir döneminde mutlaka deneyin!

Bu dizide yer alan diğer yazılar:

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 1: “It’s the execution, stupid!”

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 2: Fazla Para Göz Çıkartır.

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 3: Muhasebeciniz ve Avukatınız En İyi Dostlarınız Olsun.

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 4: İtibarınız Herşeyinizdir.

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 5: Görünüşünüz Kimliğinizdir.

Genç Girişimciye Tavsiyeler – 6.1: Exit Üzerine Düşünceler – Hisse Satışı Neden, Ne Zaman, Nasıl Yapılmalı?

Yeni Teknolojileri Pazarda Hakim Kılan Koşullar

Bugün sizlerle BusinessWeek dergisinden bir yazı paylaşmak istiyorum.

BusinessWeek, çok uzun süredir her hafta takip ettiğim bir dergi.  İş dünyasında neler olup bittiğini bu kadar iyi kapsayan başka bir yayın bilmiyorum.  Teknolojiye çok yer veriyorlar, bu da benim işime geliyor.  Dergi, Bloomberg satın aldıktan sonra yorum yapmada da daha cesur olmaya başladı.  Ben alışkanlıkla esasen uluslararası dergiyi takip ediyorum, ama BusinessWeek Türkiye de çok başarılı.

Paylaştığım yazı, yeni bir teknolojinin pazarda hakim olabilmesi için üç koşulun birden yerine gelmesi gerektiğini söylüyor:

1. Alışkanlıkları değiştirmeye değecek kadar basit ve güvenilir olması

2. İlk pazarı oluşturabilmek için bol harcamalı, cesur, hatta sansasyonel bir lansman yapılması

3. Standartları oluşturacak, yetkilendirilmiş bir kurumun varlığı

Hayatımıza girmeyi başarmış teknolojilere baktığımızda, bu koşulların tümünün yerine gelmiş olduğunu görüyoruz.  Yazıda verilen iki örnek, kredi kartları ve barkod.  Buna interneti ve GSM telefonları eklemek de mümkün.  Aynı şekilde, mobil ödemenin neden hâlâ yaygınlaşamadığını da bu 3’lü test ile açıklayabiliyoruz.

3’lü testin, daha niş alanlardaki teknolojilerin yaygınlaşmasını tahmin etmekte de yararlı olacağını düşünüyorum.  Örneğin, yeni bir bankacılık kanalının, ya da belli bir endüstrideki yeni bir uygulamanın her yeri sarıp sarmayacağını, zamanının gelip gelmediğini anlamak için bu üç koşulun gerçekleşmesini izleyebiliriz.  Geleceği tahmin etmek gibi zor bir zanaatte bize yardımcı olabilecek bir araç…

How the Bar Code Took Over the World

Podcast dinliyor musunuz?

Bana sorarsanız, Apple’ın medeniyete en büyük armağanlarından biri Podcast’ler.

Podcast’ler, eminim bildiğiniz gibi, iTunes mağazasından indirebildiğiniz programlar. Bunlar genel olarak dizi olarak yapılıyor. Abone oluyorsunuz, iTunes’a her bağlandığınızda yeni bölüm indiriliyor. Daha önce yüklenmiş bölümleri de istediğiniz zaman indirebiliyorsunuz. Şimdi bir de Podcast App var; podcast’in indirilmesini beklemeden de dinleyebiliyorsunuz.

Podcast’ler envai çeşit. Eğitim, haber, yorum, komedi, sohbet, müzik. Sadece ses veya video+ses olan podcast’ler var.

Podcast’leri keşfedeli yıllar oluyor. Yürüyüş ve spor yaparken, tek başıma uzunca mesafe araba kullanırken genellikle podcast dinliyorum. Benim neslim, radyoyla büyümüş bir nesil. Belki bunun etkisi, ama muhtemelen dinlediğim podcast’lerin gerçekten profesyonelce hazırlanmış olması, beni podcast bağımlısı yaptı. Video podcast’ler ile işim olmuyor; ona ayrıca zaman ayırmak lazım.

Podcast’lerin büyük çoğunluğu İngilizce, ama Türkçe podcast dağarcığı da her gün büyüyor, görebildiğim kadarıyla.

Size bazı tavsiyeler:

A History of the World in 100 Objects: British Museum’daki 100 nesneden hareketle, dünyanın tarihi. Müthiş bir anlatım. 100 bölümü de dinlemeden bırakamayacaksınız.

Dan Carlin’s Hardcore History: Tarihe meraklıysanız, en heyecanlı aksiyon kitabından daha sürükleyici.

In Our Time: BBC sunucusu Melvyn Bragg’in ustalıkla yönettiği oturumlar. Tarih ve bilim serileri var.

World History – David Kalivas

The Infinite Monkey Cage: İngilizler bilim ve komediyi birleştirmişler. Hem eğlenceli, hem eğitici, ama İngiliz aksanlarına aşina değilseniz, yarısını kaçırmanız işten bile değil.

The Critical Thinker: Düşünmeyi öğretiyor.

Freakenomics: Kitabı okuduysanız ve beğendiyseniz, Podcast de hoşunuza gidebilir. Ben bir kaç bölümden sonra sıkıldım, açıkcası.

History of Philosophy: Felsefeye meraklıysanız kaçırmayın, ama sıkılıp terketmemek için felsefeye gerçekten meraklı olmanız lazım.

The Big Ideas Podcast: Gerçekten enteresan konular işliyor. Galiba yeni bölümler yapmıyorlar artık.

The Ottoman History Podcast: Tarihe meraklı ve Türk’seniz, kaçmaz! Bazı bölümler tarihçi değilseniz biraz ağır, seçici davranın.

Ve kafanızı boşaltmak istiyorsanız: Cenk ve Erdem rakipsiz… 🙂

Beğendiğiniz podcast’ler varsa paylaşın lütfen.

 

Telefonlar Akıllı Olmasına Akıllı da, Bizi Aptal Ediyorlar.

Akıllı telefonların iş arkadaşlarımın ve benim hayatlarımızı karıştırdığına şahit oluyorum: Başka bir şey yaparken gelen mesajlar dikkati dağıtıyor, göz ucuyla okunan elektronik postalarda yer alanlar hemen unutuluyor, içerik doğru dürüst okunmadan ve anlaşılmadan verilen yarım yamalak cevaplar çözüm yerine sorun oluşturuyor. Planlamaya, düşünmeye zaman ayırmak yerine telefonun bitmeyen kıpırtısının cazibesine kapılınıyor.  Satış yöneticileri gibi sabit bir masa ve bilgisayardan ziyade mobil ortamda çalışanlarda bu eğilimler doğal olarak daha belirgin.

Ekteki makale, “akıllı telefonuna sahipseniz, akıllı telefonun size sahip olmadığından emin olun” diye bitiyor.  Buna tümüyle katılıyorum: Gerçekten, akıllı telefon ve tablet kullanımını belli amaçlarla sınırlı tutmak,  klavyesi olan bir cihazla, düşünüp taşınmak gerektiren işlerde belki de kağıt kalemle; her gün bir müddet oturup, konsantre olarak çalışmak, işleri planlamak, iletişim eksikliklerini gidermek gerektiğine inanıyorum.

Smartphones, Silly Users

Vizyon – Misyon

Tam olarak ne zaman çıktı bilmiyorum, ama en azından ben bildim bileli iş hayatında bir vizyon-misyon meselesi var.  Pek çok yönetim kavramı gibi, vizyon-misyon ikilisi de ne yazık ki bir klişeye dönüşmüş durumda.  Firmalar, danışmanların çalışmaları ya da ISO 9000 uyumu gibi projeler dayattığı için bir misyon-vizyon belirliyor, ama bu çoğu zaman yasak savmadan öteye geçmiyor.  Bir takım örneklere bakarak bir şeyler çiziktiriliyor; bazen de uzun çalışmalar, “dünyayı daha yaşanabilir bir yer yapmak” gibi pratikte pek de işe yaramayacak tanımlarla sonuçlanıyor.

Her şeye rağmen, “misyon-vizyon”un şirketi ve geleceğini hayal etmek için yararlı bir araç olduğuna inanıyorum.  Bence sorun, bu ikilinin neyi ifade ettiğinin ve nasıl oluşturulacağının çok iyi anlaşılmaması.

Misyon ve vizyonun bu güne kadar gördüğüm en iyi tanımını Ege Cansen’in 19.12.2012 tarihli Hürriyet gazetesindeki yazısında okudum.  Ege Cansen, çok beğenerek okuduğum, her yazısından yeni bir şey öğrendiğim bir köşe yazarı.  Ekonomiyi, iş hayatını, Türkiye’nin gerçeklerini çok iyi özümsediğine inanıyorum.   Ege Bey, misyon ve vizyonu şöyle tanımlıyor:

Misyon, stratejik plan yapan iktisadi birimin “ben müşterilerime ne vereceğim ki onlar benim ürünümü gönüllü olarak satın alsınlar” sorusuna verilen cevaptır.

Vizyon, “ben görevimi layıkıyla yaparsam, müşterilerimin bana gösterecekleri teveccüh beni nereye ulaştıracaktır?” sorusuna verilen yanıttır.

Ne kadar net ve anlaşılması kolay, değil mi?  Misyon ve vizyonu bu şekilde düşünmek gerçekten yararlı bir egzersiz.  Bu soruların yanıtı olarak üretilen misyon ve vizyonun uygulanabilir olma şansı da yüksek.

Ege Cansen, her yazısını kendi yarattığı bir aforizma ile bitiriyor.  Bir deneme de ben yapayım: Misyonunu belirleyemeyen işini, vizyonunu belirleyemeyen yönünü bilemez. 🙂

RAW Formatı: Fotograflarınızı Çiğ Çekin, Bilgisayarınızda Pişirin

Sayısal fotograf makinelerinde objektiften geçen ışık, film yerine ışığa duyarlı bir sensörün üzerine düşüyor.  Sensör üzerindeki hücreler ışığı sayısal değerlere dönüştürüyor ve böylece oluşan dosya, çekilen fotografın bilgisayar tarafından anlaşılan bir halini içeriyor.

Bu dosya, fotograf makinenizde farklı formatlarda, başka bir deyişle farklı kurallara göre hazırlanıyor ve kaydediliyor olabilir.  Sayısal fotograf makineleri ile çekilen  fotograflar için en popular format, JPEG.

Fotograf makinesi JPEG formatındaki dosyayı hazırlamak için epey iş yapıyor.  Her üreticinin kendine ait algoritmalarını kullanarak, sensörden gelen verileri işliyor, sonra da işlenmiş veriyi daha az yer tutacak şekilde sıkıştırıyor.  Bu işlemlerin sonucunda ortaya – üreticinin algoritmalarının başarılı olduğu varsayımıyla – göze hoş görünen nitelikte resimler ortaya çıkıyor.

Bu süreçte püf noktası, çektiğiniz resmin, sizin resmi çekerken verdiğiniz kararlar çerçevesinde, üreticinin algoritmaları tarafından işlenerek nihai bir çıktı oluşturulması.  Bu çıktı üzerinde çeşitli bilgisayar programları kullanarak bazı düzenlemeler yapabiliyor da olsanız, verinin sıkıştırılmış olması oyun alanınızı epey daraltıyor.

Bir DSLR veya üst uç kompakt makineniz varsa, size neredeyse sınırsız esneklik sağlayan bir seçeneğiniz daha var: Resimleri JPG değil, RAW formatında çekmek.

RAW olarak çekilen fotografın dosyasında , adı üstünde, işlenmemiş veri bulunuyor.  Resmi çektiğinizde, sensör üzerine düşen ışığın oluşturduğu veri, işlenmemiş, yani RAW olarak elinizde.

RAW formatlı dosyadaki resim, genellikle göze pek hoş görünmüyor, çünkü JPEG’e uygulanmış algoritmalardan nasibini almamış durumda.   JPEG’de kamera üreticisinin algoritmalarının yaptığı işi, sizin yapmanız lazım.

Ben RAW formatı, eskinin negatiflerine ve RAW işleme sürecini karanlık odada çalışmaya benzetiyorum.  Karanlık odada film banyosu yaptınız mı bilmiyorum.  Müthiş keyiflidir.   Resmin kağıt üzerinde bir hayalet gibi belirdiğini görürsünüz, ne kadar pozlayacağınıza siz karar verirsiniz.  Bazı kısımları eksik/fazla pozlama gibi numaralar da vardır.  Artık eski usül karanlık odalar pek kalmadı herhalde.   Ancak aynı keyfi ve yaratıcılığı RAW resimleri bilgisayar ortamında işlerken  deneyimlemeniz mümkün.  Üstelik, kimyasal bileşenlerle uğraşmadan, zararlı kokuları burnunuza çekmeden.

RAW resmin “white balance”, pozlama, kontrast, renk tonları, gren, vb pek çok özelliğini, hatta mercek düzeltmelerini istediğiniz gibi düzenleme imkanınız var.   Resmi çekerken alelacele verdiğiniz pek çok kararı, bilgisayarınızın başında değiştirmeniz, hatalarınızı düzeltmeniz mümkün.  Tabii resmi yeniden çekebiliyorsunuz demiyorum, ama esneklik şaşırtıcı derecede yüksek.

Fotograf makinesi üreticilerinin genellikle RAW işleme yazılımları da oluyor ve bunlar bildiğim kadarıyla makine ile birlikte ücretsiz olarak veriliyor.   Ben daha genel bir araç olan Adobe Lightroom kullanıyorum.  Arşivleme özellikleri de çok güçlü olan bu yazılımı hararetle tavsiye ederim.   Lightroom’un karanlık odaya gönderme yapan adının da vurguladığı gibi, bu yazılımların uzmanlığı Photoshop’taki gibi resimdeki grafik ögelerin manipülasyonu değil, resmin görüntü özelliklerinin düzenlenmesi.

Kendi resimlerimden birkaç örnek ekliyorum.   JPEG resme karşı, benim RAW’dan ürettiğim resim.  Arada epeyce fark olduğunu göreceksiniz sanıyorum.   Bu örneklerdekiler oldukça sıradan düzenlemeler;  çok daha farklı ve iddialı olmak mümkün.

RAW işlemekle uğraşmam diyorsanız, size önerim resimlerinizi JPEG+RAW çekmeniz.   Bu sayede elinizde hem doğrudan kullanabileceğiniz bir JPEG oluyor, hem de RAW dosyası.   RAW’ları da arşivleyin, belki günün birinde fikrinizi değiştirirsiniz, resimlerinizi kendiniz elden geçirmek istersiniz.  Eskiden olsa, kapladıkları disk alanı sorun olabilirdi, ama artık bunu dert etmeye neden kalmadı.

Bu arada, eski usul bir karanlık odaya hiç girmemişseniz, ne yapın, edin, ilk fırsatta bu büyülü deneyimi yaşayın.

20120819_00120

Sony Nex-7’nin ürettiği JPEG

20120819_00120

Aynı resmin RAW çekildikten sonra işlenmiş hali.

20120717_3101

Canon G10’un ürettiği JPEG

20120717_3101

Aynı resmin RAW çekildikten sonra işlenmiş hali.  Bulutlara dikkat!

Ortadoğu’da Bıyık Ektirme Operasyonları Yaygınlaşıyormuş

Blogumda genel olarak işlediğim konuların epeyce dışında olsa da, bunu paylaşmadan duramadım.  Ekteki makale, sosyologlar için bir cevher niteliğinde olsa gerek.  Bir Türk doktoru, ayda 60 operasyon gerçekleştirdiğini söylemiş.  Hastaların kaçı Türk, kaçı Arap belli değil, ancak Türkiye’de bıyıklı olmanın estetikten öte yararları olduğu da muhakkak.

Makale, bıyık popülerliğinin nedenleri arasında bıyıklı liderlerin yanı sıra, Türk dizilerindeki jönlerin bıyıklarını da sayıyor…

Mustache Implants On The Rise In Middle East As Men Seek To Emulate Famous Arab Figures