Beklediğimiz An Galiba Geldi: Sony a7 ve a7R Full Frame Mirrorless Kameralar

Bir küsur  yıl önce, kendime “ciddi” bir fotograf makinesi almak için araştırmaya başladığımda iki ana seçenek arasında karar vermekte zorlanmıştım.  Bir tarafta, profesyonellerin kullandığı “full frame” yani sensor boyutları 35mm filme eşdeğer geleneksel ve iri DSLR kameralar, diğer tarafta ise, daha küçük APSC sensörlü, kompakt, hafif aynasızlar.

Sonuçta, 1 Ağustos 2012 tarihli DSLR Kamera Seçmek… blog yazımda paylaştığım gibi, benim için ortopedik rahatlığın fotograftaki kusursuzluktan daha öncelikli olduğuna karar verdim ve bir Sony Nex7 aldım.

Aradan bir küsur yıl geçti ve kameramı her yanıma aldığımda kararımı bir kez daha teyit ediyorum.    Birlikte seyahate çıktığım arkadaşlarım kocaman DSLR’larını taşımaya üşenip otel odasında bıraktıklarında, ben makinemi mont cebime koyuveriyorum.   Yedek objekti f de diğer cebe.  Görüntü kalitesinden bir şeyler kaybediyorum muhtemelen, ama donanımın sınırlarının beni kısıtladığı yerden henüz çok uzağım, muhtemelen.  Yine de, insan acaba bir full frame DSLR’im olsa ne şahaserler yaratırdım demekten kendini alamıyor.  🙂

Nex 7’yi satın alma kararımın ilk yıldönümü daha yeni geçmişken, Sony bekleni yaptı ve bu mazereti ortadan kaldırdı.  Artık full frame ve objektifi değiştirilebilen bir mirrorless kamera var!  İki farklı seçenek olarak sunulan kameranın gövde ağırlığı yine yarım kilonun altında ve boyutları – görebildiğim kadarıyla – Nex 7’den çok farklı değil.   Full frame sensörün hakkını verebilmek için yeni çıkartılmış objektifler biraz daha kallavi olsa da, toplam ağırlık yine bir kilogramın altında.

a7-vs-6d-001

Teknolojinin gittiği yer artık iyice netleşti diye düşünüyorum.  Geleneksel DSLR makinelerin pazara hâkimiyeti gittikçe azalacak ve yerlerini daha küçük aynasızlar alacak.  Boyun ve sırt ağrısından muzdarip tüm fotografçıların gözü aydın olsun!

Sony a7 ve a7R’ye ilişkin ilk izlenimleri aşağıdaki linkte bulabilirsiniz:

First impressions review of the full-frame Sony A7 and A7R

Teknolojide Gerçek Devrim: Nesnelerin İnterneti, Büyük Veri ve Bulut Bilişimin Kesişimi

nestBundan önceki üç yazımda, bilgi teknolojilerindeki üç önemli gelişmeyi ele almıştım: Nesnelerin İnterneti, Büyük Veri ve Bulut Bilişim.  Her biri devrim niteliğindeki bu gelişmeler birbirlerini destekliyor ve hızlandırıyor.  Üçünün kesişimi, bilim kurgu filmlerinde gördüğümüz senaryoların sonunda gerçeğe döneceği günleri yaklaştırıyor.  Bu yazımda,  bu teknolojilerin kesişiminin bize sunduğu yeni olanakları kısaca ele almak ve bu üçlü arasındaki etkileşimi vurgulamak istedim.

İki senaryo örneği vererek başlayacağım.  Birinci örnekte, evinizin termostatı, sizin yaşam alışkanlıklarınızı takip ediyor ve öğreniyor, bunu farklı saatlerdeki enerji fiyatları gibi bilgiler ile harmanlayarak, sizin bir şey yapmanıza gerek kalmadan, evinizi her saatte en uygun sıcaklıkta tutuyor.  İkinci örnekte ise, sabah 08:00’deki uçağınıza yetişmek için alarmını 05:00’e ayarladığınız telefonunuz, uçak rezervasyonunuz olduğunu sizden habersiz akıl ediyor, uçağın kalkış saatindeki rötarı öğrenip, uyanma saatinizde size bildiriyor.

Bu iki senaryonun ikisi de gerçek.  Birincisi Nest’in akıllı termostatı, ikincisi ise Google Now.  İki senaryo da çok basit görünse de, perde arkasında devrimin üç silahşörlerinin yoğun mesaisi var: Termostat, nesnelerin internetinin bir örneği.  Isı tercihlerinizi buluta gönderiyor.  Bulutta size ait bilgiler, çok sayıda başka kullanıcının kullanım bilgileri ile harmanlanarak, size özel program oluşuyor.   Google Now örneğinde de, bulutta yer alan bilgilerinizi – elektronik postalarınız, rezervasyonlarınız – tarayan uygulama, uçağınız olduğunu anlıyor ve bu bilgiyi ve alınacak aksiyonları size özelleştiriyor.

Bu heyecan verici uygulamalara proaktif ya da öngörülü uygulamalar demek mümkün.  Artık bilgisayardan ne istediğinizi net olarak ortaya koymanız şart değil.  Bilgisayar, daha doğrusu buluttaki uygulamalar, size özel bilgileri büyük veriden damıtılmış akılla şekillendiriyor, sizin bir şey yapmanıza gerek olmadan proaktif olarak aksiyon alıyor.

Bu denklem bir kere kurulduktan sonra yapılabilecekler neredeyse sonsuz.   Seyahate çıkacağınızı ve evin  boş kalacağını anlayan bulut uygulamaları, termostatı, evin güvenliğini, enerji harcamasını sizin müdahaleniz olmadan doğru şekilde ayarlayabilir.  Trafiğin sıkışık olduğunu anlayan ve boş park yerlerinin azaldığını gören uygulamalar, sizi 15 dakika erken uyandırabilir.

Bu basite indirgenmiş senaryolar olmasa da olur dediğinizi duyar gibi oluyorum.   Günlük yaşamımızda neyin işe yarar, neyin sinir bozucu olduğunu tercihlerimizle belirleyeceğiz.  Bu teknolojilerin ve büyük verinin anında işlenerek özelleştirilmesine dayanan proaktif uygulamaların asıl önemli katkıları, sağlık, enerji, eğitim, güvenlik, tarım gibi yaşamsal alanlarda olacak.   Alarmım erken çalmayı akıl etmese de olur, ama yaşamsal verilerimi sürekli gözleyen, bu verileri büyük veriden elde edilmiş istatistiki akılla yorumlayarak sağlığımı yönlendiren, acil durumda daha ben farkına varmadan doktorumu çağıran uygulamalara her zaman kapım açık. 🙂

Bilgi teknolojilerinin bu yeni gücü, iş dünyasının her alanına hızla yayılacak.  İnternet’in yaygınlaşma dalgasında olduğu gibi, yeni dünyaya ayak uyduranlar için yepyeni fırsatlar doğacak; ayak sürüyenlerse geride kalacaklar.  Bireyler, işletmeler ve ülke olarak stratejimizi geciktirmeden oluşturmalı ve kazanan tarafta yerimizi almalıyız.

Bu serideki diğer yazılar:

Teknolojide Yeniden Devrim Zamanı: Bulut Bilişim

Teknolojide Yeniden Devrim Zamanı: Nesnelerin İnterneti

Teknolojide Yeniden Devrim Zamanı: Büyük Veri

Teknolojide Yeniden Devrim Zamanı: Bulut Bilişim

Önceki iki yazımda, bilgi teknolojisinde devrimsel nitelikte iki gelişmeden söz ettim: Nesnelerin İnterneti ve Büyük Veri.  Bu yazıda sıra Bulut Bilişime geldi.

Elektriğimizi, doğal gazımızı ve suyumuzu kendimiz üretmiyoruz.  Balkonlarımızda elektrik santrallerimiz, bahçelerimizde artezyen kuyularımız ve artıma tesislerimiz yok.  Bu karmaşık ve riskli teknolojileri kendimizden olabildiğince uzak tutuyoruz ve uzmanlaşmış kadroların yönettiği dev ortak tesislerden makul maliyetlerle hizmet alıyoruz.  Peki neden hala şirketlerimizde ve evlerimizde kendi bilişim sistemlerimizi ayakta tutmakla uğraşıyoruz?

Bu sorunun yanıtı, büyük ölçekli bilişim hizmet merkezlerinin ve bunlara ulaşmamızı sağlayacak şebekelerin eksikliğinde yatıyordu.   Birileri elektrik santralini inşa edip hizmete açmadan, dağıtım şebekesini de kurmadan önce kendi elektriğinizi üretmekten başka seçeneğiniz yoktu.  Son on yılda internetin popülerliği sayesinde çok yüksek kapasiteli, uygun maliyetli veri ağları yaygınlaştı ve ücreti karşılığı herkese hizmet veren büyük veri merkezleri kurulmaya başlandı.

Ortak şebeke üzerinden elektrik alır gibi bilişim hizmeti almaya, yani uzakta olan bilişim kaynaklarına (sunucular, depolama üniteleri, vb) erişerek bu ortak kaynaklardan yararlanmaya Bulut Bilişim deniyor.  Terimin kaynağı, şemalarda internetin bir bulut olarak çizilmesi, hizmet aldığınız veri merkezinin de internette bir yerlerde, yani bulutta yer alması.  Bulut Bilişim adı yeni koyulmuş olsa da, önceki yazılarımda ele aldığım diğer gelişmeler gibi bulut bilişim fikri de yeni değil; ama Bulut Bilişimin günlük hayatımıza girebilmesi için çok hızlı iletişim altyapılarının ve birim maliyetlerin iyice düştüğü dev veri merkezlerinin yaygınlaşmasını beklememiz gerekti.

Bulut Bilişimi öncelikle bireyler olarak kullanmaya başladık.  Bu yazının okuyucularının hemen hepsinin gmail benzeri bir hizmet kullandığından eminim, örneğin.  Sonra küçük işletmeler müşteri ilişkileri yönetimi, proje yönetimi gibi bazı verimlilik uygulamalarını bulut üzerinden hizmet olarak kullanmaya başladı.  Model kendini kanıtladıkça, kendi veri merkezlerine sahip büyük kuruluşlar da dahil olmak üzere Bulut Bilişimi herkes planlarına aldı.

Bulut Bilişimin cazibesini anlamak için elektrik santrali benzetmesine dönmek yeterli.  Küçük bir işletmenin kendi sunucu ve depolama ünitelerini alması, bunlar için uygun fiziksel barındırma koşullarını sağlaması, işletmesi, bakımını sağlaması, eskidikçe yenilemesi, arızalara karşı yedeklemesi büyük bir maliyet ve çaba.  Bu kadar uğraşmak ve masrafa girmek yerine, aylık bir ücret ödeyerek internet üzerinden işini halletmeyi kim istemez?

Bulut Bilişimin son yıllarda sıkça konuşulan bir başka konu olan mobilite ile yakından ilişkisi var.  Artık işlerimizi kişisel bilgisayarlarımızdan yapmak bize yetmiyor.  Akıllı telefonumuz ve tabletimiz üzerinden de aynı veriye ve uygulamalara erişmek istiyoruz.  Bulut Bilişim bu talep için biçilmiş kaftan:  Veri ve uygulama zaten internette bir merkezde.  İster kişisel bilgisayardan erişin, ister cep telefonundan.

Bulut Bilişim, çok yüksek hacimli bilişim kaynaklarını erişilebilir kıldı.  Bırakın satın almayı, bakım maliyetini bile ödeyemeyeceğiniz ölçekte sunucu ve depolama kaynağını kredi kartınızla birkaç saatliğine kiralayıp kullanabiliyorsunuz.  Bulut Bilişim böylece hem girişimcilerin hem de büyük bilgi işlem kaynaklarına ihtiyacı olan bilimsel araştırmaların önünü açtı.

Bu gelişmeler bireyler, şirketler ve belki de tüm insanlık için çığır açan nitelikte fırsatlar içerse de, kamu ve özel sektör kuruluşlarının operasyonlarının ve bireylerin günlük hayatlarının belkemiğini oluşturan bilişim altyapılarını  bulutların ötesindeki birilerine emanet etmenin azımsanamayacak riskleri var.  Benzer riskler elektrik, su, doğalgaz şebekelerinde de olduğu için bu altyapıları uzun süre kamu kurmuş ve işletmiş, sonra da sıkı regülasyon ve denetimler altında özel sektöre aktarmış.  Bulut Bilişim ise, özel sektör girişimciliği ve serbest pazar dinamikleri ile gelişiyor.

Uluslararası iletişim şebekeleri sayesinde, Bulut Bilişimde ülke sınırları geçerli değil.  Bunun farkında olan Google, Microsoft gibi büyük şirketler, stratejik konumlara yerleştirdikleri az sayıda dev veri merkezinden tüm dünyaya hizmet vermeye talipler.  Ölçek ekonomileri sayesinde bu devlere rekabet etmek hiç kolay değil, zaman içerisinde belki de imkansız olacak.

Bireyler ve işletmeler açısından bakıldığında, ucuz ve kaliteli bilişim hizmeti karşılığında mahremiyet zaaflarına ve bazı risklere belki katlanılabilir.  Ancak ulusal açıdan bakıldığında durum böyle değil.  Kış aylarında doğalgazı kesilen Ukrayna durumuna düşmemek , kritik bilgilerin mahremiyetini riske atmamak için, Türkiye’nin Bulut Bilişimin etkilerini çok iyi düşünmesi ve özellikle veri merkezlerine ilişkin stratejisini bir an önce oluşturması gerekli.  Bu konu bence en az ülkemizin enerji politikası kadar kritik ve öncelikli.

Aşağıdaki sunumda, İşletmenizi bulut bilişime hazırlamanıza yardımcı olacak basit bir yol haritasını bulabilirsiniz.

 

Bu serideki diğer yazılar:

Teknolojide Yeniden Devrim Zamanı: Nesnelerin İnterneti

Teknolojide Yeniden Devrim Zamanı: Büyük Veri

Maliye’nin Yeni Elektronik Fatura Uygulaması: Şirketiniz Kapsam İçerisinde mi, Ne Yapmanız Lazım?

IMG_0094Gelirler İdaresi Başkanlığının yeni e-Fatura uygulamasına başvuru için son tarih 1 Eylül 2013.  Dün akşam katıldığım Bloomberg HT Ana Haber söyleşisinde, gündemde olan bu konuya ilişkin merak edilenleri cevaplamaya çalıştım.

Video için tıklayın.

Teknolojide Yeniden Devrim Zamanı: Büyük Veri

Dilbert Big Data

Bir önceki yazımda, algılayıcıların ucuzlaması ve yaygınlaşması, iletişiminin kolaylaşması, standartların olgunlaşması gibi unsurların bir araya gelmesiyle “Nesnelerin Interneti”nin zamanının geldiğini anlatmıştım.  O yazıda belirttiğim gibi, eş zamanlı ilerleyen ve birbirini destekleyen, her biri devrim niteliğinde kabul edilebilecek birden fazla gelişmenin olduğu bir zaman dilimindeyiz.   Bu yazıda, üzerinde çok konuşulmakta olan “Büyük Veri”den (Big Data) bahsedeceğim.   Üzerinde duracağım diğer gelişmeler olan Bulut Bilişim ve Proaktif Uygulamalar başka yazıların konusu olacak; bu gelişmeler bir araya geldiğinde yaşamımızda nelerin değişeceğini de ele alacağım.

Yakın zamana kadar tipik bir işletmenin ürettiği ve sakladığı veri sınırlıydı: Müşteri bilgileri, üretim kayıtları, muhasebe bilgileri vb derken, neredeyse biraz dişinizi sıksanız elle takip edebileceğiniz veri miktarlarından söz ediyorduk.  Ancak milyonlarca müşterisi olan bankaların işlem – özellikle kartlı işlem – kayıtları, telekom şirketlerinin çağrı kayıtları ya da meteorolojik tahminler için kullanılan veri kümeleri çok büyük hacimlere ulaşıyordu; bu verilerin de çeşitliliği sınırlıydı.

Internet her şeyi değiştirdi.  Artık, facebook’taki “beğen”lerimiz, youtube’a yüklediğimiz videolar, indirdiğimiz müzikler, gezdiğimiz sayfalar, yaptığımız aramalar ve internetin kendisi, çok farklı verilerden oluşan çok büyük veri kümeleri oluşturuyor.  Nesnelerin interneti veri miktarını daha da patlatacak.  Günde yapabileceğiniz kredi kartı alışverişi veya beğeneceğiniz facebook sayfası adedi belli; oturma odanızın ısısını dakikada bir ölçüp internete gönderen algılayıcının, ya da cep telefonunuza bağlı tansiyon ölçme cihazının üreteceği veri hacmi bunların çok üzerine çıkacak.

Veri miktarındaki patlamayı yönetilebilir kılmak için daha çok paralel işleme dayalı teknikler geliştiriliyor; çok oturmuş bir alan olduğu düşünülen veritabanı teknolojisi kendini yeniliyor.  Vurgu, büyük veri kümelerini gerçek zamanlı işleyebilmek üzerine.  Bellek maliyetlerinin düşmesi bu hedefi ulaşılabilir kılıyor.

Büyük veri sadece teknik altyapıyı zorlayan bir gelişmeden ibaret olsaydı, mühendislerin sorunu olurdu ve bu kadar konuşulmasının gereği olmazdı.  Büyük Verinin kamuoyunun gündemine girmesinin nedeni yol açtığı sorunlardan ziyade, yarattığı fırsatlar.

Bu kadar bol ve çeşitli veri, işini bilen istatistikçilerin, veri madencilerinin, analistlerin eline geçtiği zaman, sorunlara yepyeni çözümler,  daha önce fark edilmemiş ilişkiler keşfediliyor.  Salgın bir hastalığın yayılma paterni, hangi filmi seyretmekten zevk alacağınız, Obama’nın seçim kampanyasına bağış yapma olasılığı yüksek seçmenler (gerçek örnek), müşterilerinize ek olarak teklif ettiğinizde kabul etme olasılığı yüksek ürünler, şubenizi açacağınız sokak, kör tahminler olmaktan çıkıyor, somut veriye dayanan, doğruluk oranı çok yüksek kararlara dönüşüyor.  Bir de bunları gerçek zamanda yapabildiğinizi düşünün: Atılan tweet’leri analiz ederek kamuoyunun anında nabzını tutabilirsiniz; müşterilerinin sitenizdeki davranışını analiz ederek fiyatlarınızı anında ayarlayabilirsiniz.

Bunlar uzaklarda bir yerlerdeki laboratuvarlarda ya da dünyanın en büyük şirketlerinde olup bitenler olarak görünebilir.  Ancak artık neredeyse her işletmenin elinde büyük sayılabilecek miktar ve çeşitlilikle, analiz edilmeyi bekleyen veri var, teknolojiler de genel kullanıma hazır.  Büyük Verinin doğru kullanımının yarattığı rekabet avantajı o denli büyük ki, herhangi bir sektördeki oyunculardan biri elindeki verilerin değerini ortaya çıkarmaya başladığında, o sektördeki diğer oyuncuların takip etmek zorunda kalacakları kesin.   Erken davranan, oyunun kurallarını değiştirecek.

Bu serideki diğer yazılar:

Teknolojide Yeniden Devrim Zamanı: Nesnelerin İnterneti

Teknolojide Yeniden Devrim Zamanı: Bulut Bilişim

Teknolojide Yeniden Devrim Zamanı: Nesnelerin İnterneti

Teknolojik devrimler, devrimlerin temelini oluşturan buluşlardan çok sonra ortaya çıkıyor.  İnternetin başlangıç tarihi en az 1970’lere, belki daha öncesine dayanıyor, ancak sokaktaki vatandaşın internetin varlığından haberdar olması için 20 yıl, internetin günlük hayatımızın vazgeçilmez parçası olması için bir yirmi yıl daha gerekti.  Bu 20+20 yılda bilgisayarlar ucuzladı ve yaygınlaştı, işletmelerde bilgisayar kullanımı standart hale geldi, erişim hızlandı ve maliyetleri düştü, standartlar ortaya çıktı ve tüm üreticiler tarafından benimsendi.  Bu dinamiklerden herhangi biri geri kalsaydı, bugün internet çağında yaşamıyor olurduk.

Son yıllarda, yeni devrimlerin unsurları geri planda yavaş yavaş – belki hızlı hızlı demek daha doğru – olgunlaşmakta.  Bu devrimlerin en çarpıcılarından biri İngilizcesiyle “internet of things”, benim yakıştırdığım Türkçe adıyla “nesnelerin interneti” olacak.  Bu devrim, bizi youtube izlediğimiz, alışveriş yaptığımız internetin sunduğundan çok öte imkanlarla tanıştıracak ve yeni teknolojiler günlük yaşamımızın her detayına işleyecek.

Nesnelerin internetinin temelinde algılayıcılar (sensörler) var.  Fiziksel dünyadaki pek çok olguyu, hava sıcaklığı ve nemi, tansiyon ve kalp atışını, bir sokaktan geçen otomobillerin sayısını basit algılayıcılar ile ölçmek, sayısallaştırmak ve ölçümleri bilgisayarlara aktarmak mümkün.  Devrimi hazırlayan, onlarca yıldır var olan bu teknolojilerin artık iyice olgunlaşmakta olması.  Yeni algılayıcılar küçük ve ucuz.  Bunların bir birileri ile ve bilgisayar ağları ile konuşmasını sağlayan standartlar üzerinde anlaşılmış durumda.  Herkesin elinde olan akıllı telefonlar, algılayıcıların fazla güçlü ve akıllı olmadan verilerini kolayca aktarabilmelerini sağlıyor. Bulut bilişim ile çok sayıda algılayıcıdan gelen veri merkezde ucuza işleniyor.  Algılayıcıların verilerini taşımaya yönelik özel iletişim servisleri dahi ortaya çıkmaya başladı.

Nesnelerin interneti, yaşantımıza girmeye hazırlanıyor.  Bazı şehirlerde, algılayıcılardan gelen veri boş park yerlerini belirliyor ve sürücülere bildiriyor.  Akıllı evlerden gelen verilerin analizi, içeride hırsız olup olmadığına karar veriyor.  Seralarda topraktaki nem miktarını ölçen algılayıcılar, sulamayı ya da bitki üzerinde yapılacak işlemi belirliyor.  Deri altına yerleştirilerek yaşamsal verileri sürekli takip eden çipler, hastayı ilaç alması için uyarıyor, tek başına yaşayan yaşlılar düştüğünde yakınlarına haber veriyor.  İşletmeler, depo ve tanklarda azalan ürünleri, cihazların arıza olasılıklarını önceden fark ederek önlem alıyor.

İnternetin gelişiminde olduğu gibi, bu gelişmelerin devrim niteliğini kazanmaları için bileşenlerinin iyice yaygınlaşması lazım.  İnternet’e birkaç milyon kişi bağlıyken uzmanların ya da hobicilerin alanıydı; patlama ise tanıdığınız herkesin internete bağlı olduğu aşamaya gelindiğinde yaşandı.  Nesnelerin internetin aslı potansiyeli de, her ev, her sokak, her tarla ve belki her beden algılayıcılarla donatıldığında ortaya çıkacak.  Bu algılayıcıların açık standartlara göre çalışıyor ve iletişiyor olması, bugün hayal edemediğimiz uygulamaların doğması için gerekli zemini hazırlayacak.

Bu kısa yazıda bu gelişmeler ile katlanarak artacak mahremiyet ve güvenlik risklerine girmeyeceğim, yukarıdaki örnekleri okuduğunuzda içinize zaten bir kurt düşmüş olduğundan eminim.  Riskleri ve getirileriyle, bizi cesur yeni bir dünyanın beklediği muhakkak.  Olgunlaşmakta olan başka teknolojik devrimler nesnelerin internetinin etkisini daha da çarpıcı kılacak.  Sonraki yazılarda bunlardan bahsetmeyi de umuyorum.

Bu serideki diğer yazılar:

Teknolojide Yeniden Devrim Zamanı: Büyük Veri

Teknolojide Yeniden Devrim Zamanı: Bulut Bilişim

Sony Nex-7 İçin İlk Sabit Objektifim – İzlenimler ve Fotoğraflar

NYC & New Orleans May 2013, a set on Flickr.

Sony Nex makinelere ilişkin en sık dile getirilen eleştiri, objektif seçeneklerinin sınırlı olması. Ancak makinelerin popülerliği bu dezavantajı yavaş yavaş ortadan kaldırıyor ve objektif seçenekleri gittikçe çeşitleniyor.

New York'ta duvarlar renkli

Nex makinelerin objektif tipinin adı “E-mount.” Adaptörler aracılığıyla farklı objektifler de kullanılabiliyor ve seçenekler böylece daha da zenginleşiyor. Aslında, Sony ve diğer üreticilerin piyasaya sürmüş oldukları E-mount objektifler temel ihtiyaçlar için fazlasıyla yeterli diye düşünüyorum. Olumlu tarafından bakacak olursak, benim gibi amatör bir fotografçı için seçeneğin çok fazla olmaması uzun karşılaştırmalar arasında boğulmamak anlamına da geliyor.

LOVE

Nex-7 makinemi aldığımdan beri üzerindeki 18-55 kit objektifi kullanıyordum. Bu objektifin hissettiğim en önemli eksikliği oldukça yavaş olmasıydı. İlk sabit objektif olarak Sony’nin geçen yıl sonunda piyasaya çıkardığı 35mm f1.8’i seçtim. APS-C formatında 35mm, full frame formatta 52mm’ye denk geliyor. 50mm civarı da çıplak gözün gördüğüne eşdeğer bir görüntü sağlıyor.

New Orleans

Mayıs ayında bir ABD seyahatim oldu ve bu seyahatte olabildiğince bu objektifi kullanmaya çalıştım. Benim – uzmanlıktan uzak – görüşüm, objektifin netliğinin ve renklerinin başarılı olduğu yönünde. Hızlı olması loş ortamlarda işe yarıyor gerçekten. Yazıya bir kaç örnek serpiştirdim; bunlara ve aşağıdaki linkten resimlere ulaşıp kendi görüşünüzü oluşturabilirsiniz. Fotoğrafların RAW çekilip Lightroom’dan geçirilmiş olduğunu da belirteyim.

New Orleans çiçek dolu

Uzun zamandır hep zoom objektiflerle çekim yapıyordum ve sabit objektifin kısıtlayıcı olabileceğini düşünüyordum. Belki bu uzunluk çok kullanışlı olduğu için, beklediğim kadar kısıtlanmadım. Gezi fotoğrafları çekerken özellikle geniş açıyı aradığım oldu; ama çoğu zaman bacaklarınızı kullanarak kadrajı ayarlamak mümkün oluyor. 🙂 Lise yıllarında babamın 50mm Voigtlander makinesini devralmıştım; o günlere geri dönmüş gibi oldum. Sabit objektifle çekim yapmanın bir nevi disiplin kazandırdığını, çevreye daha farklı bakmanızı sağladığını da gözlemledim.

New York'ta sadece gökdelenler yok

Bundan sonraki hedef, geniş açı bir objektif edinmek. Umarım yakında planımı gerçekleştirip yeni fotoğraflar paylaşırım.

Tüm fotografçılara selamlar!

Fotoğraflara erişmek için link: NYC & New Orleans May 2013

Her İşte Başarının Anahtarı: Liste Yönetimi

Geçtiğimiz hafta bir şirket toplantısında satış ekibimizdeki arkadaşlarıma, satış başarısının en az yarısının basit liste yönetimine bağlı olduğunu anlatırken buldum kendimi.   Satış için ürün bilgisi, insan ilişkileri, sunum becerileri, müzakere teknikleri tabii ki önemli ve kritik.  Ancak istikrarlı satış başarısı için, önce liste yapmak lazım: Satabileceğimiz ürün ve hizmetlerin listesi, hedef müşterilerimizin listesi, hangi müşteriye neyin satılabileceğinin listesi, yapılacak ziyaretlerin listesi, kapanmaya yakın tekliflerin listesi, vb.

Biliyorum, herkes bu çok temel ilkeyi zaten bildiğini ve uyguladığını düşünüyor.  En azından zihnimizde, işlerin, müşterilerin şöyle veya böyle bir listesi var; yoksa ne yapacağımızı bilemiyor olurduk.  Ancak benim kast ettiğim, liste yönetimini daha formel bir süreç olarak algılamak, yazılı olarak, uygun olduğunda bilgisayar destekli araçları kullanarak disiplin içerisinde yapmak, düzenli bir biçimde gözden geçirmek, güncellemek.  Daha ileri aşamada, farklı kişilerin sorumluluğundaki listeleri konsolide etmek, analize tabi tutmak, performans göstergelerine göre ölçmek, geçmiş performans ile karşılaştırmak, analizlerden sonuçlar çıkartıp tedbirler almak.

Satış örneğini verdim, ama liste yönetimi her işin temeli.  Zaman yönetimi, proje yönetimi aslında liste yönetiminin özelleşmiş halleri.

Çevremde bu temel pratiğin ne yazık ki çok eksiğini görüyorum.  Daha çok inşaat ustaları ile bağdaştırdığımız “işleri o an içinden geldiği gibi yönet” kültürü, büyük oranda baskın iş yapma biçimimiz.  Biliyorsunuz, “usta,” zaman çizelgesi yapmaz, gerekebilecek malzemeyi yanında taşımaz, yapılmasını istediğiniz işlerin listesini tutmaz; bu şekilde kaybettiği zaman ve emeği de işin maliyetinin doğal parçası kabul eder.

Bu ustalık belirtileri inşaat işleriyle sınırlı değil tabii.  Şirketimizde, ekibimizde, belki kendimizde, örneklerini gözlemek mümkün.  Bir kısmımız eğitiminde bu kavramlarla fazla tanışmadığı için, bir kısmımız kendisini böyle basit yöntemlere tenezzül etmeyecek kadar akıllı gördüğü için, liste yönetimi, genellikle eksiğimiz olan bir alan.

Prensipte çok basit olan liste yönetimini hangi işte disiplinli bir biçimde uygularsanız, başarı oranınızın o kadar artacağına kesin gözüyle bakıyorum.  Liste yönetimini doğru dürüst yapıp yapmadığınızı, daha disiplinli liste yönetiminin sizi hangi alanlarda başarıya yaklaştıracağını bir düşünmenizi öneririm.  Sonra kalemi kağıdı elinize alın veya size yardımcı olabilecek bilgisayar uygulamalarını bir araştırın.   Kısa sürede sonuç alacağınızdan eminim.

Takviminizdeki En Önemli Randevunuz Kendinizle

Sizin iş gününüz de benimkine benziyorsa, sabah uyanır uyanmaz baktığınız elektronik postalarınızla, yatmadan hemen önce baktığınız elektronik postalar arasında zamanın nasıl geçtiğini bilmiyorsunuz muhtemelen.   Toplantılar, ziyaretler, yapılması gereken işler, gün içindeki beklenmedik gelişmeler, sağdan soldan gelen sorular ve bitmeyen bir elektronik posta yağmuru.  Ne kadar çok iş yapıyorsunuz, ne kadar verimli çalışıyorsunuz, değil mi?

Belki de pek değil.

Günün koşuşturması içerisinde tabii ki işleri tamamlıyorsunuz, görevleri yerine getiriyorsunuz, sorunları çözüyorsunuz.   Ancak günümüzde pek çoğumuz gibi sizin de işiniz bir bilgi işiyse, başarınızın gerçek ölçütü kaç birim iş ürettiğiniz değil, ürettiklerinizle kattığınız değer.   Bazen yaratıcı bir fikir, yenilikçi bir çözüm, yüzlerce adam aylık çalışmadan daha büyük başarı ve sonuç getirebiliyor.

Sıradışı başarılara, dönüşüm yaratacak fikirlere sadece daha çok iş yaparak, daha fazla elektronik posta cevaplayarak ulaşabileceğinizi sanıyorsanız aldanıyorsunuz.  Fark yaratablmek için, düşünmek, düşünmeye zaman ayırmak lazım.  Düşünmek, hedeflerinizi belirlemeniz, plan yapmanız, hadiselere yön verebilmeniz, hepsinden de önemlisi günün koşuşturmasının dışına çıkıp, perspektif kazanmanız için gerekli.

İş temponuz size düşünecek zaman bırakmıyorsa, her hafta takviminizde kendinize ayıracağınız zaman dilimleri bloke edin.  Gün içinde olmuyorsa, akşamları.  Bana sorarsanız, haftada iki defa, iki saatten az olmasın.  Bu saatlerin en verimli zamanınız olduğunu göreceksiniz.

Olumsuzluk Eğilimi ve Baş Etmenin Yolları

Psikologlar, insan beyninin olumsuzluğa eğilimli olduğunu deneysel olarak tespit etmiş durumdalar.  Olumsuzluk eğilimi, olumsuz gelişmeleri ve riskleri, olumlu gelişmelerden  daha fazla fark etmemiz ve bunlara daha fazla değer yüklememiz anlamına geliyor. 

Olumsuzluğa meyletmemiz tabii ki insan neslinin yaşamını sürdürebilmesine hizmet ediyor.   Tehlikeyi fark etmezsen aslana yem olabilirsin.  Çevrendeki güzellikleri, mutluluğunu fark etmesen de yaşam sürer.

Olumsuzluk eğilimi evrimsel açıdan yararlı olabilir, ama iş bireysel yaşamlarımıza geldiğinde durum biraz farklı.   Hayatımızdaki %20 olumsuzluk, %80 güzelliği görmemize ve dünyayı bize zehir etmeye yeterli olabilir.

Aslanların bizi kovalamadığı, ama etrafımızda çok sayıda düşük dozlu stres faktörünün olduğu günümüzde, evrimin geliştirdiği bu mekanizmanın dengesi iyice şaşıyor.   Olumsuzluklara gereğinden fazla odaklanmak, anlık yaşam kalitemizi düşürmenin yanı sıra, riskleri büyüterek fırsatları kaçırmamıza yol açıyor, motivasyonumuzu kırıyor.

Bu döngüden çıkabilmek için basit bir tavsiye var:  Madem ki olumsuz verileri olumlulardan daha kolay fark ettiğimizi biliyoruz, olumluları fark etmek için bilinçli çaba içinde olalım.  Beynimiz çevremizi, ya da geçmişi tararken, olumlu verileri ve anıları aramaya özen gösterelim.

Aslında bu çabanın daha tanıdık bir adı var: Şükretmek.   Tüm dinler şükretmeyi öğretiyor ve şükretmek için ne kadar çok nedenimiz olduğunu bize hatırlatıyor.  Şükretmek, perspektif kazanmamızı ve daha mutlu olmamızı sağlıyor.

Size bir de egzersiz tavsiye edeyim:  Her gün uykuya dalmadan önce, o gün olan üç olumlu gelişmeyi hatırlayın.  En kötü gününüzde bile üç olumlu hadise vardır, merak etmeyin. 🙂

Fark ettiğiniz artıların, eksilerden çok daha fazla olduğu günler dileğiyle!